Besâ Yahut Ahde Vefâ

28 Ekim 2023
DERYA SİNAN


Besâ yahut Ahde Vefa, Şemseddin Sami’nin yazdığı ilk piyestir.

Osmanlı Dram Kumpanyası’nda oynanır.

Besâ Âdeti
Arnavut kavminin ahlâk ve âdetleri üzerine bir tiyatro oyunu yazma kararında olan Şemsettin Sâmi, “Besâ yahut Ahde Vefâ”nın girişinde yer verdiği açıklamada, bir şubat gecesinde lambayı söndürüp yatağa girdiği zaman hatırına yazılmaya değer bir konu geldiğini belirtir: Arnavutların “besâ” (dönüşü olmayan yemin) ta’bir ettikleri âdetleri. 

Bu açıklamayla esere konu olan “besâ” âdeti üzerine düşünmeye davet edilen izleyici, (Bir tiyatro eseri söz konusu olduğu için “izleyici” belirlemesi daha yerindedir.) bir vicdan muhakemesi yapmak durumunda kalacaktır. Vicdanın sınırlarını belirleyecek bir kanun olmadığı göz önüne alındığında “haklı” ya da “haksız” nasıl belirlenecektir?

Yazarın bu konudaki tavrı açıktır: Fettah Ağa, onun vicdan mahkemesinde en ziyade haklı çıkandır. Oğlunu öldürmeyi ahlaka aykırı görenler, Fettah Ağa’yı babalık şefkatinden yoksun olmakla suçlayanlar bulunacaktır. Oysa “…şefkat Selfo’yu yaşatmak ve Fettah Ağa’yı  -hayatını kurtarmış olan – bir hamiyetli hatunun karşısında mahcup etmek” istemektedir.

Besâyı geri almak büyük bir kabahat, büyük bir alçaklıktır. Fettah Ağa, buna cesaret edemeyecektir: “Besâ verdikten sonra hiçbir şey azmime mâni olamaz.” Vahide’nin zevcinin intikamını alacak, kızını kurtaracaktır. 

Namus
Bu âlem bugün var, yarın yok olduğumuz bir âlemdir. Çoban Zübeyr; bu âlemde insana yarayanın yalnızca “namus” olduğuna inanır.  “Mal, servet, hüsn, her şey namusun yanında hiçtir!” Namussuz adama, insan demek hatadır. 

Dürrî ana, kocasının ölümünden sonra geçen otuz sekiz yıl boyunca evinin namusunu korumuştur. Torunu Selfo’ya “Ecdadınızın namusunu pây-mâl etme.” der.

Vahide için de namus önceliklidir: “Ölüm Allah’ın emri! Yeter ki namusumuzla ölelim!”

Fettah Ağa da Vahide gibi düşünmektedir: “… namusumla ölmeye hazırlandım.”

Yakın Akraba Evliliği
Meruşe ve Recep, kardeş gibi büyüyen amca çocuklarıdır. Çoban Zübeyr ve karısı Vahide her ikisine de “evlat” nazarıyla bakarak onları büyütmüştür. Hatta halkın çoğu da onları kardeş zannetmektedir. Meruşe de Recep’le “âşık-maşuk”luğun, büyük bir kabahat, günah olmasından korkmaktadır.  

İki genç (Meruşe 16, Recep 18 yaşındadır.) birbirlerine karşı değişen duygularını farkına vardıklarında önce hiç ümit olmadığını düşünürler. 

Çoban Zübeyr, oldukça açık görüşlü bir adamdır. Gençlerin gönüllerini bilir. Kızına “çoban bir koca bulmayı” diler ancak kızının rızası olmadıkça onu başkasına vermeyi de düşünmez. Evlatlarına zulmeden babalardan değildir. Recep’in ve Meruşe’nin gönüllerinin birbirinde olduğunu anlayınca onları evlendirmeye karar vermekte tereddüt etmez. 

Meruşe’nin annesi Vahide, başlangıçta bu evlilik hakkında babası Çoban Zübeyr gibi düşünmez: “İmkanı yok, rıza vermem!” Büyük validesinin vasiyeti vardır: “Neslimizde akraba beyninde sıhriyet (kan bağına değil evlilik bağına dayanan yakınlık) olmasın.” Bu uğursuzdur, kötüdür.

Bu evliliğe bir süre karşı koyan Vahide’nin de sonrasında dinin müsaade ettiği bu duruma rıza gösterdiği görülür.  Elbette bir gencin gönlünün sevdadan uzak olmayacağını o da bilir. Sevda, gençliğin semeresidir. Suistimal edilmediği sürece gençler sevdadan uzak tutulamaz. Ancak yine de yüreğinde bir fenalık hissetmektedir.   

Çoban Kızı\Bey Oğlu
Arkadaşlarıyla ava çıkan Selfo, onlara Meruşe’yi göstererek sorar: “Bundan daha iyi av mı istersin?”

Bu söz, Selfo’nun bakış açısını ortaya koyar: Meruşe bir avdır. Bu durumda avcı, avını yakalamadan rahat edemeyecektir. O, bir çoban kızını almaya tenezzül ettikten sonra bunda muvaffak olamaması kabul edilebilir, değildir. Zorla alacaktır.

Çiçeğe Karşı Elmas
Dağ adamlarının nişanı, çobanların izdivaç nişanı çiçek olmalıdır diye düşünen Recep, Meruşe’ye bir çiçek sunar. Meruşe için o çiçek en güzel yadigârdır. 

Selfo, akşama kadar kuruyup gidecek bu yadigârın karşısına ömür oldukça pâyidâr kalacak bir elmasla çıkar. Meruşe, nişanlısının verdiği çiçeği bağrına basarken Selfo’nun elmasını namusuna dokunmak olarak kabul eder. Bu Selfo’nun anlayabileceği bir durum değildir: “… ben yirmi liralık bir elmas verdim de kabul etmedi.”

Meruşe, bu tavrıyla babası Çoban Zübeyr’den farklı düşünmediğini ortaya koymaktadır: “İnsanın saadeti, bahtiyarlığı hazine ile olaydı, hazine sahibi olanların bahtiyar olması lazım gelirdi, hâlbuki görüyoruz ki onlar bizden bin kat bedbaht!”  

Kadın ve Aile 
Dönemin kadına ve aileye bakış açısı da bu eserde ifadesini bulur. Çoban Zübeyr bunu şöyle dile getirir: “Kızların evi babalarının evi değil, kocalarının evidir. Sen (kızı Meruşe) bizim evde misafirsin.” 

Koyunları güden, çorap ören, ev işlerine koşturan kızlar daima kocalarını sayıklar. Kocaları da onlardan yarın bir gün iş isteyecektir. Evlenmek mukaddestir. “Ömrünü kocasıyla geçirecek, ona teslim olacak kadının kocasını sevmesi kanun-i tabiidir.”

Yaşamın doğal akışı içinde durum böyleyken olağandışı durumlarda kadın farklı bir kimliğe bürünür. Kocasının intikamını almak, kızını düşmanın elinden kurtarmak onun vazifesi oluverir. Yoksa yaşamaya hak bulamaz. Böyle bir durumda Vahide hiç tereddüde düşmeyecektir: “İntikamımı ben kendim alacağım.”

Meruşe ise annesi kadar cesaretli değildir. Babasının intikamını almak için Selfo’ya doğrulttuğu silahı ateşleyemez: “Ah Yarabbi! Bu kadınları ne kadar zayıf, ne kadar yoksun yaratmışsın.”

Oysa annesi Vadide, Fettah Ağa’yı hileyle öldürmeye kalkan Selman’a doğrulttuğu silahını ateşlemekte tereddüt etmeyecektir. Fettah Ağa onun hakkında “kadın suretinde, erkek siretinde bir mert” olduğunu düşünecektir. 

Çalışana Verilen Değer
Eserde üzerinde durulan belirleyici bir diğer unsur “çalışmak”tır. 

Çoban Zübeyr, Tepedelen hanedanlarından Demir Bey’in adamlarını “boş, işsiz, faydasız adamlar” olduğu için küçümser.  Kızı Meruşe kimi beğenirse kızını ona verecektir.  Ancak beğeninin şartı da ortaya koymuştur: “Bir işçiyi beğenmeli kızım! Bir işçiyi! Ya bir çoban ya bir çiftçi!”

Çalışana değer veren Çoban Zübeyr, dünyanın kuruluşuna baktığında “Ne yapmalı?” diye sormaktan da geri duramaz: “Dünya böyle kurulmuş, bâri gece gündüz çalışarak, alnının terini dökerek ancak bir parça ekmek yiyebilir, öteki ise cemiyet-i beşeriyeye zarardan başka hiçbir hizmet etmediği halde refah-ı hâl ile yaşar, sefahat ile ömür sürer, bir kişinin semere-yi say’ını (çalışmasının ürününü) on kişi yer.” 

Bu toplumsal çelişkiye güçlü bir karşı çıkış içinde olmayan Çoban Zübeyr, herkesin işlemesini daha zengin olmak için yeterli görür; âlemde yoksulluğun, zaruretin bilinmemesinin yolunun buradan geçtiğine inanır. 

Mukaddes Vazife: İntikam
Vahide, öldürülen kocasının, kaçırılan kızının intikamını almayı mukaddes bir vazife kabul eder: “Ey kocamın ruhu, memnun ol! İntikamımı ben kendim alacağım. Rabbim! Vazifem mukaddestir.”

Vatan Uğrunda Ölmek
Vatan uğrunda ölmek âlâdır. Demir Beyin ağalarından Arslan bunu şöyle dile getirir: “Ölüm borcumuzdur, hepimiz öleceğiz. Vatan uğrunda ölmek bin kat âlâdır.”

Erkek bakış açısıyla durum bu iken bir ananın gözüyle çok daha farklıdır. Dürri ana, muharebeye giden oğlu Fettah Ağa’nın yolunu yirmi yıldır sabah akşam ağlayarak beklemektedir: “Şu muharebe usulü yerin dibine geçsin. Nam ve nişanı kalmasın! Nice anaları, babaları evlatsız, nice evlatları babasız, nice kadınları kocasız, nice hemşireleri kardaşsız bırakır! Nice analar, babalar evlâdı, nice kadınlar kocaları muharebeye gidip bir daha avdet etmezler! Boşuna telef olup giderler!”

Tanzimat-ı Hayriyye’nin Verdiği Güven
Demir Bey istediği vakit çoban mecburdur. Anlayış budur. “Bey isterse mecbur eder.”

Demir Bey, Selfo’nun Meruşe’ye ilgisini başta onaylamaz: “Kendi akranından bir kız bulmadı da bir çoban kızını mı alacak?” Selfo’yu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışır.Bir çoban kızı için gözyaşı dökmeyi ona yakıştıramaz.Ancakdelikanlının kızı pek çok sevmesi karşısında ise “Varsın, alsın.” der. Çobanı kızını vermeye mecbur etmeyi vaat eder. Zira bir çobanın ehemmiyeti yoktur. Onu ahıra hapsetse, kızını zorla Selfo’ya verse çobanın yapabileceği herhangi bir şey yoktur. 

Oysa durum artık farklıdır. Bunu Arnavut Çoban Zübeyr, şu biçimde ifade eder: “O şeyleri bir vakit yapabilirdin, bugün yapamazsın! Cenab-ı Hakk padişahımıza tükenmez ömürler ihsan eyleye! Sayelerinde bugün Tanzimat-ı Hayriye vardır. Bugün padişahımız canımıza, ırzımıza, malımıza mütekeffildir. O sizin bildiğiniz vakitler geçti! Geçti!” Görüldüğü gibi Şemseddin Sâmi, bu eseriyle Tanzimat’ı ve padişahı yüceltmektedir. 

Sonuç
Çoban Zübeyr’in Recep’ten ve Meruşe’den istekleri eserin asıl iletisini dile getiriyor, diyebiliriz: “Daima çoban olun, evlâtlarım, daima çoban! Vatanınızı sevin, şu dağların muhabbetini birbirinizin muhabbetiyle beraber gönlünüzde saklayın. Daima uslu, akıllı, namuslu olun. İşte sizden ricam budur. Allah muininiz (yardımcınız) olsun!” 

Şemseddin Sâmi, mekânı dağ olan insanların yaşama bakışlarını bu biçimde ortaya koyarken izleyicisine\okuruna karşı koyacak herhangi bir nokta bırakmaz. Ancak “besâ” âdeti üzerine kendi sözünü söylemekle birlikte okurunu\izleyicisini de kuşkusuz düşünmeye davet eder.    

Sonuçta teknik özelliklerini ve eksikliklerini değerlendirme dışı bırakarak belirlediğimizde savunduğu ve karşı çıktığı meseleleriyle “Besâ yahut Ahde Vefâ”nın amacına hizmet ettiğini söyleyebiliriz.   

————–
Kaynakça
Enver Töre, Şemsettin Sâmi’nin Tiyatroları, Assos Yayınları, İstanbul 2008. 
Enver Töre, “Osmanlı Devleti’nde Tiyatro”, Osmanlı / Kültür ve Sanat, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 1999.
Gıyasettin Aytaş, Tanzimat’ta Tiyatro Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara 2002. 
Sevda Şener, Cumhuriyet’in 75 Yılında Türk Tiyatrosu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1998.
Şemsettin Kutlu, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı Antolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1981.