Uluğbey’in Hazinesinde Neler Gizli?

18 Ağustos 2023
DERYA SİNAN

Uluğbey’in hazinesi, hükümdarlığından daha çok bilim adamlığıyla bilinen Uluğbey’in 40 yıllık hizmeti süresince kurduğu medresesi, rasathanesi ve gerek kendi yazdığı gerekse sağdan soldan topladığı eserlerden oluşan nadir bir hazinedir.

Uluğbey (1393-1449), Timur İmparatorluğu’nun 4. sultanıdır. Uluğbey’in babası Müiniddin-i Şahruh, Timur’un ölümünden sonra ülke yönetimini ele geçirir. Henüz on altı yaşında olan oğlu Uluğbey’i de Semerkand merkez olmak üzere Türkistan ve Mâverâünnehir’e genel vali olarak atar. Uluğbey’in bu görevi babasının ölümüne kadar 37 yıl sürer. Babası öldükten sonra Uluğbey’in yaşamında her şey değişir.

Uluğbey’in bu değişen yaşamı, Özbek edebiyatının önde gelen yazarlarından Adil Yakubov’un Uluğbey’in Hazinesi adlı tarihi romanına altı yüzyıl sonra konu olur. Roman, Uluğbey ve dönemini anlatan gerçeklere tümüyle bağlı kalınarak yazılmıştır. “Hazine” sözcüğü akla ilk olarak “altın, mücevher gibi değerli eşya yığınını, büyük servet”i getirse de romanda söz konusu edilen böyle bir hazine değildir. Bu, hükümdarlığından daha çok bilim adamlığıyla bilinen Uluğbey’in 40 yıllık hizmeti süresince kurduğu medresesi, rasathanesi ve gerek kendi yazdığı gerekse sağdan soldan topladığı eserlerden oluşan nadir bir hazinedir. Hazinesinin yok olup gitmesinden korkan Uluğbey’in bu korkusu yerinde bir korku mudur?

Uluğbey’in Horasan’da bulunan büyük oğlu Abdullatif ülkeyi ele geçirmeye çalışmaktadır. Şehzade Veliaht, babasının “müderislik cüppesi giyen bütün mürtetleri (İslam dininden dönen) kanadı altına alıp din adamlarını ayaklar altına attığını düşünmektedir. Dinsiz kâfirlerin mekânı olarak gördüğü Uluğbey rasathanesini ise ateşe vermeyi planlamaktadır.

Öz babasına baş kaldıran Şehzade Abdullatif zaaflarına mı yenilmektedir?

Uluğbey, Abdullatif dünyaya geldiğinde onu Herat’a, valide-i mihribanı Gevherşad Hanım’ın yanına gönderir. Abdullatif’i yüzüne nur damlası düşmemiş, taş kalpli Gevherşad Hanım büyütür. Ona üvey torunuymuş gibi davranır.

Gevherşad Hanım, oğlu tahta oturunca dizginleri eline geçirir. Şahruh Mirza’yı saf dışı bırakır. Oğlunun ölümü üzerine şehzadeler arasına da nifak sokarak torunları Alaudevlet ile Abdullatif’i birbirine karşı kışkırtır. Sonuç Abdullatif’in aleyhinedir. İhtiyaruddin kalesinde hapsedilir.

ULUĞBEY

Asker toplayan Uluğbey, Horasan’ı basarak oğlunu kurtarır ve Belh’i ona armağan eder. Ancak bu Abdullatif için yeterli olmaz. Ona göre Uluğbey, Mâverâünnehir’e kurulmuştur. Semerkand’ı kardeşi Abdulaziz’in tasarrufuna devretmeyi düşünmektedir. Ona ise beğenilmeyen Belh kalmıştır.

Görüldüğü gibi kimseye yar olmayan bu “tac u taht”a duyulan sevda eskidir. Bu sevda sahtekârlığı, rezaleti, ikiyüzlülüğü de içinde barındırır. Bu, lanet bir saltanattır ve kimseye güvenilmez. 

Tüm bu durumlar göz önüne alınarak bir değerlendirme yapıldığında belki de Şehzade Abdullatif’in, Nakşibendî tarikatının lideri Şeyh Nizamettin Hamuş gibi kişilerin yanıltmasıyla din adamlarının gölgesine sığınması daha anlaşılır olacaktır. Oysa bu din adamları, hurafe bataklığına saplanıp kalan cahil âlimlerdir. “Cahil” ve “âlim” gerçekte aynı kişinin şahsında buluşamayacak iki niteliktir. Bu noktada durup düşünmek gerek.

Uluğbey, oğlunun gölgesine sığındığı din adamlarının gerçek niyetini bilir: Rahat yaşamak. Bu uğurda taht sahibinden daha kudretli olmak niyetiyle saltanata fitne salarlar.

Mirza Uluğbey’i kâfirlikle suçlayarak yaptığı bütün işlerin dine aykırı olduğu gerekçesiyle hepsinin yok edilmesi gerektiği yönünde fetva veren din adamları nasıl değerlendirilmelidir? Bu değerlendirmeden önce Mirza Uluğbey’i “kâfir” kılan işleri nelerdir, bilinmelidir. 

Madalyonun bir yüzünde Uluğ Bey, mesut çocukluk günlerinin geçtiği Semerkant’ı bayındır kılmak için ömrünü verir. Kurduğu rasathanenin şöhreti dünyanın dört bir yanına yayılır. Dönemin en büyük gözlemevidir. Uluğbey burada yıldız cetvellerini hazırlar. Bu cetveller, 400 yıl astronomi bilimine temel kaynak olarak okutulacaktır. Kendisini bilime adayan Uluğbey’in medresesi ise medar-ı iftiharıdır. Medresesinin girişinde “İlim öğrenmek erkek-kız bütün Müslümanlara farzdır.” hadisi yazılıdır. Onun döneminde kız ve erkekler birlikte eğitim yapar. Yaklaşık kırk yıllık saltanatı boyunca topladığı nadir el yazmaları kütüphanenin raflarında sıra sıra dizilidir. Değil mi ki Allah kendi kuluna akıl ve idraki, ilim ve tefekkür ile kâinatın sırlarını öğrensin diye vermiştir. Oysa madalyonun öbür yüzünde bambaşka bir görüntü vardır. Uluğbey’in melek girmeyen, küfür dergâhında yok edilmesi gereken din düşmanı kitaplar vardır. Uluğbey, sadece erkekler değil, müslimeler de okusun deyip onların hayâ perdelerini yırtmıştır.

Askerliği bırakıp kendisini ilim irfan yoluna adayan Kalender Karnaki,  Uluğbey medresesinde Ali Kuşçu ve Mevlana Muhiddin’den ders alır. Hocası Mevlana Muhiddin’in kızına gönlünü kaptırır. Hocası, kızını öğrencisine nikâhlamaya razı olsa da Dede Salahaddin Zenger bu fakir öğrenciyi torununa layık bulmaz. Bunun üzerine dünyaya küsen Kalender Karnaki, medreseyi terk ederek Şah-ı Zinde dergâhına girer, dervişliğe soyunur. Sırtına bir heybe, başına bir külah geçirerek sokaklarda gedalık yapmaya başlar ancak dergâha girdiğine pişman olmakta gecikmez. Çünkü gündüzleri ilahiler okuyarak dolaşan bu dervişler, akşam dergâha dönünce bambaşka insanlar olurlar. Kenevir kokusu yayılan dergâhta kimi haşhaş ezer, kimi kuşaklarının arasından afyon yaprağı çıkarır. Sonra keyf ü sefa, fitne fücur, dedikodu başlar, zaman zaman da kavgalar baş gösterir. 

Amacı, zahitliğe soyunup dünya işlerinden el etek çekmek olan Kalender Karnaki, gece gündüz ibadetle uğraşamayacağını fark eder çünkü ondan ayakçılık yapmasını isteyen bizzat Şeyh Nizameddin Hamuş’un kendisidir. Önce “fütursuz padişah”ın ardına düşmeli, sonra Ali Kuşçu’yu gözden kaçırmamalıdır. Kalender Karnaki, bu dünyaya geldi geleli iki kişiden kötülük görmemiştir: Uluğbey ve Ali Kuşçu. Onların arkasına düşmek, vicdanının kabul edebileceği bir durum değildir. 

ALİ KUŞÇU

Ali Kuşçu’nun babası, Uluğbey’in doğancıbaşısı olduğu için aile “Kuşçu” lakabıyla tanınır. Ali Kuşçu ( ? – 1474), küçük yaşlardan başlayarak matematiğe ve astronomiye ilgi duyar. Ders aldığı kişiler arasında Uluğbey ve Bursalı Kadızade Rumi de vardır. Eğitimini tamamladıktan sonra Uluğbey’in yardımcısı ve rasathanesinin müdürü olur. 

Tahtı sallanınca çevresindeki hemen hemen herkesin ona sırt çevirmeye durduğu günlerde Uluğbey, Ali Kuşçu’ya tehlikeli bir görev verir: Uluğbey hazinesini cahiller ordusundan korumak. Bu uğurda zorlansa, zindana atılsa bile direnebilmelidir.

Ali Kuşçu, üzerine aldığı bu zor işin üstesinden gelmeye çabalarken en büyük yardımcısı, yeniden ilim dergâhına dönen Kalender Karnaki olacaktır.

Uluğbey, Şehzade Abdullatif’e her ne kadar  “Bu saltanatı (…) kendi isteğinle yönet. Babana sadece rasathaneyi bağışla yeter. Bir dilim ekmek, bir maşrapa su bana kâfi. Tek istediğim, kalan ömrümü “Ziyc-i Köregani”yi tamamlayıp ilmi çalışmalar yaparak doldurmaktır.(s. 113) dese de bir kına iki kılıç sığmayacağını düşünen oğlu tarafından isteği dikkate alınmaz, hac yolunda boğularak öldürülür. Kapatılan rasathanesiyle birlikte medresesinin de kapılarına kilit vurulur. Bütün öğrenciler dağıtılıp evlerine gönderilir. İlim adamlarının göz hapsinde tutulması emredilir. Rasathanenin avlusunda dinsiz kitaplar yakılır. Bu kıyımdan Ali Kuşçu ve Kalender Karnaki’nin çabalarıyla yalnızca on altı sandık kitap bir mağaraya saklanarak kurtarılır. Tüm bunlar “din-ul İslam” uğruna yapılır. 

Söylenecek ne kalır?  

Önce umutsuzluğa düşülür: “Bu vefasızlık insanoğlunun ezeli bir özelliği değil mi? İnsanoğlunun akla, ilme ve insanlığa değil; güç ve kuvvete, saltanata, tac u tahta sadık olduğunu bilmiyor musun?” (s. 123)

Nedenler sorgulanır: “Bu yeryüzü, bu sınırsız kâinat bu kadar güzelken insanlar neden bu kadar azgın, bu kadar merhametsiz ve acımasız yaratılmış?” (s. 307)

Yeniden güven duyulmaya başlanır:  “İlim adamları karanlıkta bocalayıp kalan insanlığın yolundaki meşaledir. Meşaleyi yok eden padişahın kendisi de karanlığa yuvarlanır.” (s. 115)

Derken insana yeniden inanılır: “Cennetmekân üstad Mirza Uluğbey’in yaktığı ilim meşalesini söndürmek büyük günahtır. Zira ilim adamlarına düşmanlık yapabilecek padişahlar gelip geçicidir ama bu toprak ve çilekeş halk hep olacaktır. (…) üstadın başlattığı işi tamamlamak gerekir.” (s. 357)

İnsana inanmak boşuna değildir. Üstadın başlattığı işi tamamlayan Uluğbeyler o gün bugündür vardır. 

_______
Metindeki alıntıların sayfa sayıları kitabın 2009 yılı baskısına aittir.