Hatice Günday Şahman’la Söyleşi

16 Mayıs 2024
Söyleşi: AYGÜL AYDOĞDU

Aygül Aydoğdu & Hatice Günday Şahman

Aygül Aydoğdu: Bir kez bile yazma düşü kurmamış milyonlarca insan varken sizi onlardan ayırıp yazmaya iten nedir? Zamanın derisinde bir çentik bırakmak ya da oturup gündüz düşleri kurmak yerine eyleme geçme isteği yazma nedenleriniz arasında olabilir mi?

Hatice Günday Şahman: Beni yazmaya yönelten en önemli etken yaşamla aramdaki göbek kordonuna benzettiğim çok erken yaşlarda başlayan okuma tutkusu oldu. Önceden bu kadar çok çocuk kitabı yoktu ya da daha doğrusu benim onlara ulaşma imkânım sınırlıydı ve ben evde babamın, ablamın, abimin kitaplarını, komşudan ödünç aldığım kitapları okurdum. Sonrasında okul kitaplığı ve o dönemler yaygın olan gezici kütüphane çok daha zengin bir dünya sundu bana. İletişim Fakültesi’nde çok değerli yazar, eğitimci ve düşün insanı Emin Özdemir’in öğrencisi olma şansına eriştim. Okuma Sanatı-Nasıl Okumalı/Neler Okumalı?, Konuşma Sanatı, Anlatım Sanatı, Yazı ve Yazınsal Türler kitapları hâlâ başucu kitaplarımın arasındadır. Bu yoğun ve tutkulu okuma süreci, birikimi zaman içerisinde yazma arzusunu beraberinde getirdi. Zaten lise döneminde yazdığım kompozisyonların hocalarım ve arkadaşlarım tarafından beğenilmesi minik bir tohum olarak içimde bir yerlerde duruyordu. Fakültede değerli hocam Nevzat Dağlı’nın okul gazetesinde yayımlanan haber yazılarımı değerlendirirken “Senin kalemin edebiyata çok yatkın!”  söylemi de bu tohumu biraz daha büyüttü. Ama tohumun çatlaması, fidana dönüşüp boy vermesi yazmayı geniş zamanlara erteleme tercihim nedeniyle gecikti. 2015 yılından itibaren dergilerde ve seçkilerde yayımlanmaya başlayan öykülerim 2017 yılında Ayizi Yayınları tarafından Kırmızı Etek ismiyle kitaplaştırıldı. En başta belirttiğim göbek kordonu yıllar içinde daha da güçlendi. Artık hayatı edebiyat üzerinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan tam zamanlı edebiyat emekçisi diyorum kendime. Okumak ve öykü yazmak dışında farklı mecralarda kitap incelemeleri ve yazar söyleşileri yapıyorum. Bunların toplamı olarak bakıldığında, zamanın derisinde en görkemli çentiği hak eden edebiyat adına ateşe su taşıyan karınca misali bir çentikle katkıda bulunmak önceliklerim arasında. Dahası öznel bir yerde konumlandırıyorum öykü yazma nedenimi. Tanıklığım ettiğim, Fırat Pürselim’den ödünç alarak söyleyeyim bana emanet edilmiş hayatları kurmacanın sınırsız evreninde tekrar var etmenin ve bunu insanlarla paylaşmanın mutluluğu, bazen bir vefa borcudur beni yazmaya teşvik eden. 

A. Aydoğdu: Bizler üzerinde oyunlar oynanan derdi büyük bir coğrafyanın insanlarıyız. İlk öykü kitabınız Kırmızı Etek ve son öykü kitabınız Yarım Kalmasın’daki öykülerden anlaşılıyor ki siz de bizim tanığımızsınız. Bu bağlamda sormak istiyorum sizce bir yazar çağının tanığı olmalı mıdır, bu bir yazar için önemli midir?

H. G. Şahman: “Yazarın Çağına Tanıklığı” benim de söyleşilerde yazarlara sorduğum, kimilerine göre klişeleşmiş/anlam yitimine uğramış ama üzerinde çok düşündüğüm konu. Ancak özellikle altını çizmek isterim ki böyle bir zorunluluk/sorumluk misyonu yüklenemez yazara, bu bütünüyle kişisel bir tercihtir, yazarın toplumsal duyarlılığının göstergesi değildir. 

Sizin de belirttiğiniz gibi derdi büyük bir coğrafyanın insanlarıyız ve bu dertler, sorunlar, açmazlar, yaralar bir şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak yazdıklarımıza sızıyor. Yılmaz Güney’in “Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili” dizesini anarak yaşadığımız dönem ve coğrafya bana çiçekli, böcekli şiirler, öyküler, romanlar yazma şansı vermedi/vermiyor diyorum. 

Ne yazık ki balık hafızalı bir toplumuz, hepimizi derinden etkileyen konular dahi bireyselliğimizin gölgesinde hiç yaşanmamış gibi unutuluyor. Gazetelerde, televizyonlarda ilk haber olarak verilen olaylar bir süre sonra tozlu sayfalarda kalıyor, sayılara indirgeniyor ya da kasıtlı olarak üzeri örtülüyor. Oysa bu olayların toplumsal olduğu kadar bireysel yansımaları da var unutulmaması ve bence yazılması gereken. Sevgili Fuat Sevimay’ın “Edebiyat sadece bir sığınak değildir, aynı zamanda bir mevzidir,” görüşü benim yazın evrenimi de ifade ediyor ve kelimelerim bu bilincin ışığında kâğıda dökülüyor.  

A. Aydoğdu: Bir yandan da çağının tanığı olmak yazar için risk içerebilir; yazarı geçici kılabilir, diğer çağlara taşımayabilir. Bu risk göze alınmalı mıdır sizce, ne dersiniz?

H. G. Şahman: Özellikle ilk kitabımda ben bu riski bile isteye göze aldım, zülfüyâre dokunmaktan kaçınmadım fakat bu riski geçicilik bağlamında değerlendirmiyorum.  Aslolan kalemin hayata ne ölçüde temas ettiğidir, bu temasın derinliğiyle bağlantılıdır kalıcılık diye düşünüyorum. Benim aldığım risk farklı. Edebiyat estetiğinden ödün vermeden, metni birtakım savsözlere boğmadan, edebiyat ve siyaset arasındaki o bıçak sırtı dengeyi gözeterek bireyselden toplumsala uzanırken bireyin iç dünyasını, duygu ve düşüncelerini merkeze alarak yazma işini kotarıp kotaramadığınız daha ciddi bir risk taşır bana göre. Diğer yandan öykülerde işlediğiniz konular bazı kesimleri rahatsız edebilir ya da sizi belli etiketlerin altına hapsetme riski taşıyabilir ama Yarım Kalmasın’daki öykülerimde de bunu göze aldım. 

A. Aydoğdu: Çoklu anlatıcı, farklı anlatım teknikleri, metinlerarasılık, sanatın çeşitli dallarındaki eserlere gönderme, anıştırma, sezdirme yoluyla öykülerinizi çoğaltıp derinleştiriyorsunuz. Merak ediyorum, okurun tüm bu göndermeleri, anıştırmaları, metinlerarasılığı sezememesi kaygısını taşıyor musunuz?

H. G. Şahman: Böyle bir kaygı taşımıyorum dersem yalan olur çünkü yazdıklarımın anlaşılır nitelikte olmasını önceliyorum. Ama bu göndermeleri yaparken öykü bütünlüğünden, bir önceki ya da sonraki cümleden anlamın ne olduğunu çok açık etmeden vermeye gayret gösteriyorum. Hatta bazı öykülerde Amazon kadınlarını ya da İkarus’un kanatlarını kısa bir açıklamayla kurguya yedirdim. Ancak burada da ortalamanın üstündeki bir okurun bu kısmı gereksiz, fazlalık bulabileceği endişesini taşıdım. Okuru düşünmeden yazmak mottosu benim için bütünüyle geçerli değil, okuru düşünüyorum. Ama “Hangi okuru?” sorusunun yanıtı tek seçenekten oluşmuyor. Burada kendimce bir denge tutturmaya çalışıyorum. Belirttiğiniz gibi metni derinleştirmede, katmanlaştırmada anıştırma ve göndermeleri kurguya dâhil etmeyi, bir yazara, bir sanatçıya selam göndermeyi seviyorum. Bu örtüştürmeyi doğru yerden yapmaya, öykünün dokusuna, öykü kişisinin özelliklerine uygun olmasına özen gösteriyorum. Ayrıca okuru biraz da araştırmaya, yan okumalar yapmaya çağrı niteliği de taşıyor göndermeler. Merak duygusunu tetiklemek de diyebiliriz. Sözgelimi okur eğer hiç okumadıysa Sevim Burak’ın, Gülten Akın’ın kalemiyle tanışsın isterim. Lethe nehrini araştırsın, Harold ve Maude filmini izlesin, öyküyü okurken geçen şarkıları, türküleri dinlesin isterim.  

Çoklu anlatıcı meselesine gelirsek aslında bu anlatıcı tercihim ilk kitaptaki bazı öykülerimde de vardı. Benim öykü evrenimi çok iyi ifade eden, “Ne kadar küçük dilimlenirse dilimlensin, her işin iki yüzü vardır,” gerçeğine bağlı kalarak, dilimleri olabildiğince incelterek öyküleri katmanlandırmaya özen gösteriyorum. Herkesin kendi bakış açısıyla son derece haklı, bir o kadar da haksız olabileceği durumları, çatışma unsurlarını, yaşam prizmasında farklı bakış açılarıyla kurgulamaya çalışıyorum. İkinci kitaptaki öykülerde çift yönlü anlatıcıya karakterin iç sesi de eşlik etmeye başladı. İç sesin karakterin dünyasını yansıtmada, sahicilik duygusu yaratmada daha etkili olduğunu düşünüyorum. Okurun zorlanabileceği kaygısını gütmedim, ancak biçimsel olarak anlatıcı değişimlerini yazıda italik olarak verme gibi bir yöntem izledim. 

A. Aydoğdu: “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü”de Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikayecileri’ne, “Şah Mat’ta Tutunamayanlar’a gönderme yapıyorsunuz. Anladığım kadarıyla Oğuz Atay’la çok yönlü ve derin bir bağınız var. Bu bağın oluşumunu tetikleyen Oğuz Atay’ın hangi yönü? Bu konuda ne söylemek istersiniz?

H. G. Şahman: Tutunamayanlar gerek farklı yazım tekniği, dili gerekse içeriği ile kelimenin tam anlamıyla gıpta ettiğim, ilk kez lisedeyken olmak üzere defalarca okusam da okumaktan asla bıkmayacağım bir yapıt. Oğuz Atay’ın kıvrak zekâsına, bilgi birikimini kurguya yediriş tarzına, benim hiç beceremediğim ironiyi kullanmadaki ustalığına hayranım. 

“Demiryolu Hikâyecileri” ile ilgili de bir anı paylaşmak isterim. Öyküde bilirsiniz üç hikâyeci istasyonda seyyar hikâye satıcılığı yapmaktadır. “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü”nün finalinde terzi Mediha, “Demiryolu Hikâyecileri”nin adını vermeden, “Gelincik”in öyküleri basılmazsa öyküleri çoğaltarak istasyonda dağıtacağını söyler. Bu cümle kendini gerçekleştiren kehanet olacaktı neredeyse. Benim gibi kitabının basılması geciken bir arkadaşımla ciddi ciddi konuşur olmuştuk, öyküleri tek tek çıktı alıp metro istasyonlarında dağıtmayı. Neyse ki ikimizin öyküleri de kitaplaştı ve okura ulaştı. 

A. Aygül: Zihninizin bir kenara not ettiği tanıklıkları, izi kalmış acıları, hüzünleri ya da mutlulukları; yaşadığınız coğrafyadan size kalanları öyküleriniz aracılığıyla aktarırken okurda “unutulmuş zamanların parmak izleri”ni bırakmayı ya da en azından bu izleri okura sezdirmeyi amaçladığınızı söyleyebilir miyiz?

H. G. Şahman: Dünya dönerken hızlı bir değişim yaşanıyor ve özellikle benim gibi elli yaş üzeri bireyler için bu değişim baş döndürücü. “Bir maniniz yoksa size geleceğiz” diye yapılan ziyaretlerin yerini çoktan görüntülü telefon konuşmaları aldı. Yaşam tarzımız, değerlerimiz, aile, komşuluk, aşk ilişkileri her şey bu değişimden payını alıyor. Yaşadığımız kent, mahalle, mekânlar, kullandığımız eşyalar ve bunlarla kurduğumuz bağ da değişiyor kaçınılmaz olarak. “Kabuğun Altı”, “İlmek İlmek”, “Yürek Çentiği” gibi bazı öykülere nostaljik bir esinti ile bu unutulmuş zamanların izleri yansıdı, daha doğrusu kendiliğinden sızdı. 

A. Aygül: Öykülerinizde bilinç akışı tekniğini de kullanıyorsunuz. Oğuz Atay’ın ve “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü”de adı geçen Sevim Burak’ın da aynı tekniği kullanan yazarlar olduğunu biliyoruz. Sevim Burak’la bu öyküde (“Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü”) yolunuzun kesişmesinin nedeni nedir?

H. G. Şahman: Bilinç akışı tekniği ile yazılmış eserleri okumayı ve öykülerimde bu tekniği kullanmayı seviyorum. Daha doğal ve samimi geliyor. Dili ve zihni daha özgür kıldığını, yazara kalıplar dışında bir yazım alanı açtığını düşünüyorum. Bu özgürlükle yazmak farklı bir dinamizm ve ritim kazandırıyor öyküye. Aslında “Şah ve Mat” öyküsünü önce yedi sayfalık hiç noktalama işareti kullanmadan bütünüyle bilinç akışı tekniğiyle yazmıştım ama sonrasında zorunlu yerlerde noktalama işareti kullanmayı daha uygun buldum. 

“Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü” ve “Aynanın Sırrı Dökülünce” isimli öyküler bağlantılı öyküler. Alzheimer hastası olan Gelincik’in dağınık, parça parça, yarım öykülerinin terzi daha doğrusu tadilatçı Mediha tarafından birleştirilmesi ana ekseni etrafında şekilleniyor “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü”. “…Böylece nasıl ki tadilat yapılacak giysiyi önce sökmek gerekirse defalarca okuduğum sayfaları söküp ayırdım ciltten. Ne zaman vakit bulsam yayıyordum sayfaları dükkânda ütü masasının, evde halının üstüne. Kumaşa sabunla çizdiğim çizgiler misali, bazı cümlelerin altlarını renkli kalemlerle çizdim. Gelincik’in evvela zihnimde teyellediğim cümleleri, dikiş dikerken makinenin tıkırtısıyla birlikte çınlıyordu kulaklarımda… Nasıl ki omuzlara vatka konursa ya da eteğin ucuna fisto, yakaya biye, parçalar arasına bir iki cümlecik ekliyorduk. Tekrara düşülen kısımlara pens atmak, uzun cümlelere büzgü gerekiyordu…”  Mediha’nın tarzı ile dille oynama konusunda ustalığı tartışılmaz Sevim Burak’ın özgün yazım tarzı arasında sonradan fark ettiğim kısmi benzerlik var ve öyküde zaten buna atıfta bulunuyorum. Biliyorsunuzdur bir zamanlar terzilik yapmış Sevim Burak; kâğıda yazdığı kelimeleri, cümleleri keser, sonrasında iğnelerle teyeller farklı düzenlemelerle perdelere asar, tam olarak anlatmak, göstermek istediğini ve yazım şeklini bulana kadar da bu işlemi tekrarlarmış. Gerek meslek gerek yazım tarzlarındaki kesişim tesadüfen mi oldu yoksa bilinçaltında bir etkileşim mi oldu tam olarak bilemiyorum.

A. Aygül: Öyküleriniz ayrıntıların zenginliği, dilin yalınlığı, anlatımın dolaysızlığı, konuların kapsayıcılığı ve dönemin sorunlarını işaret etmesiyle dikkat çekiyor. Bu öykülerden biri de çocuklarımızı isimlerinden başlayarak başka coğrafyalara derin bir çaresizlikle bile isteye hazırladığımız emekçi göçünden beyin göçüne evrilen ve insanla beslenen acımasız bir sistemi vurgulayan “Gök ve Kök” adlı öykünüz. Bu bağlamda kaleminizin bir amacı da sistemin acımasız çarkını, insanın derinlerdeki acılarını, çaresizliklerini görünür kılmak olabilir mi?

H. G. Şahman: Çok doğru bir tespit. Edebiyatın sadece güzel söz söyleme sanatı olduğu kanısında değilim. Yazılan metnin bir meselesi, bir derdi olmalı. Toplumsal koşullar ve dayatmalar, sistemin acımasız çarkı bireyde derin yaralar açıyor. Bu yaralara, çıkmazlara, sorunlara sırtımızı dönmek her koşulda mümkün olmuyor ve doğru bir yaklaşım da değil. Yaşadıklarımızı ya da diğer yaşantıları fark etmemiz, anlamlandırmamız, olayları deneyimleyen bireylerin iç dünyalarındaki yansımaları, farklı bakış açıları ışığında tekrar değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu gereklilik doğallıkla yazdığım metinlerin de ana damarını oluşturuyor. 

Bilirsiniz en çok vurulduğumuz yerden kanarız. Sözcükler, cümleler, öyküler bu kanayan yerlerden çıkıyor. Beyin göçü odağında kurguladığım “Gök ve Kök” öyküsü tam da bu kanayan yaraya işaret ediyor. Son yıllarda tanıdığım pek çok ailenin pırıl pırıl gençleri yurt dışına gitti, belki benim oğlum da gidecek. Bu hem ülke adına büyük kayıp hem de “umudun ışıltısını ayrılık acısına perde yapan” ebeveynler ve “gideceği topraklarda kök salacak, o soğuk iklimlerde sürgün verecek mi” çelişkisine rağmen “Bugün geleceğin, duygular mantığın tutsaklığında” giden/gitmek zorunda kalan gençler açısından da zor bir durum, bir yürek ağrısı. Ve bu amansız ağrı yazdırdı Gök ve Kök öyküsünü.   

A. Aydoğdu: Kitaba da adını veren ilk öykü “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü” bir dilekmiş gibi görünse de gerçeğe dönüşüyor. Bir Alzheimer hastasının kopuşlarıyla dağılıp yarım kalan ilk ve son iki öykü birbirlerini tamamlayıp bir öykü çemberi oluşturuyor. Dolayısıyla öykülerin kendi iç ritimlerinin yanı sıra öyküler arasında da bir ritim ortaya çıkıyor. Öykü elbette tasarlanan bir şey, buradan yola çıkarak öykü tasarlama sürecinizi sormak istiyorum, bu süreç nasıl ilerliyor?

H. G. Şahman: Beni tetikleyen genellikle kafama takılan, mesele ettiğim/etkilendiğim bir olay ya da olgu oluyor öncelikle. Tanık olduğumuz anlar, adeta bize emanet edilmiş yaşanmışlıklar var yaz beni diyen.  İnsan öyküsüyle var ve her insanın bir öyküsü var, önemli olan gönül gözünün, öykü gözünün hassasiyeti. O yaşam öyküsündeki kısa bir an, söylenmiş bir cümle bile tetikleyebiliyor beni. 

Yazarken izlediğim yönteme gelince öykü zihnimde belirmeye başladığında, parça parça notlar alsam da oturup bir çırpıda yazmıyorum. Uzun bir süre zihnimde dolanır öykü nüvesi, farklı çağrışımlarla çoğalır, başka düşüncelerle birleşir. Dillendirmeden önce dinlendiriyorum öyküyü, zihnimde demleniyor bir bakıma. Bu aşamada yavaş yavaş öykünün taslağı oluşuyor. Öncelikle anlatıcı seçimi ve kullanılacak tekniği belirliyorum. Sözünü ettiğim kısa notları, cümleleri bütünleştirmeye başlıyorum. Sahne kurulumu, atmosfer yaratımı üzerinde titizlikle durduğum noktalar. Diyaloglar ve monologlarda karakterleri kendi meşrebince konuşturmaya özen gösteriyorum. Metaforlar, göndermeler, alıntılar yazım aşamasında çağrışım yoluyla, belleğin gizini çözemediğim bir ilişkilendirme mekanizmasıyla giriyor metne ve kurguya farklı kapılar açılıyor. Ve sonrasında cümle, kelime düzeyinde ince işçilik aşaması başlıyor ve kitap matbaaya gidene dek sürüyor bu silme, düzeltme işlemleri. 

İlk öykü ile son iki öykü arasındaki bağlantılandırma ile çemberin tamamlanması “İlmek İlmek” öyküsünün yazımı sırasında gerçekleşti, önceden tasarlamamıştım. 

A. Aydoğdu: Okudukları okuru geliştirip dönüştürüyor, sizce yazarı da yazdıkları geliştirip dönüştürüyor mu, ne dersiniz? 

H. G. Şahman: Yazmak bir yolculuk ve yolda yaşadıklarımız bizi kuşkusuz dönüştürüyor, geliştiriyor. Öykülerin tamamlanması çemberin tamamlanması bir bakıma ve bu sizin de tamamlanmanız anlamına geliyor. Yazmak, üretmek, söyleyecek sözü olmak da tamamlanmanın bir izdüşümü. Zihnin kıvrımlarında gizli ya da bağlantısız gibi görünen duyguların, düşüncelerin, olayların kâğıt üzerinde oluşturduğu örüntüler, bir bakıma yazarın kendini keşfi anlamına geliyor. Sizin kaleminizden çıksa da yazdıklarınızın ilk okuyucusu olarak her öyküde farklı duygu durumları yaşıyorsunuz. Çünkü zaman zaman kalem büyük bir muamma olan bilinçaltınızdan yükselen itkiyle işliyor, altbenlik devreye giriyor ve yazdıklarınız sizi şaşırtabiliyor. 

Bir de ben yazacağım temayla ilgili yan okumalar yapmayı, araştırmayı, film izlemeyi önemsiyorum. Mesela “Yürek Çentiği”nde baston yapımıyla, “İlmek İlmek”te gassallıkla, “El İyisi”nde cem törenleriyle ilgili farklı kaynaklardan yararlandım. Bu ön hazırlık metnin daha sağlam bir zemine oturmasını sağlamanın ötesinde kişisel bilgi dağarcığımı da alabildiğine geliştiriyor. 

Önümüzde sonsuz bir yazın yolculuğu var öykü yazılıp bittiğinde bitmeyen; olumlu ya da olumsuz her geri bildirimle, öykülere dair sorulan her soruyla açılıp kapanan sonsuz sayıda çember… 

Ve bu yolda Bizim Çağ ekibi ile buluşmaktan, sorularınızla beni yazdıklarım üzerine tekrar ve farklı gözle bakmama olanak sunduğunuz için teşekkür ederim.  

A. Aygül: Biz de kitabınızın, yazarlık yolunuzun açık olmasını dileriz.

.