Köprü

4 Şubat 2024
DÖNDÜ KAYGUSUZ

Babama

Yataktan kalktığımda yarı uykuluydum. Perdeyi araladım, sokak lambaları hâlâ yanıyor. Pencereye uzanan akasyanın dalları belli belirsiz sallanıyor. Alacakaranlığa daldıkça babamın gülümseyen gamzeli yüzü geliyor gözümün önüne. Saçları arkaya taralı, henüz ak düşmemiş onlara. En fazla benim yaşımda. Bu saatte çoktan uyanmış, elini yüzünü yıkamış, dumanı üstünde tüten çorbasını içmiş. Aklında boy vermeye yüz tutmuş buğday filizleri, heybetli cüssesiyle karanlığı yara yara, toprakla hemhâl olmaya gidiyor. Bense tarlaları satmaya…

Telefonun sesi düşüncelerimle arama giriyor. Ekranda “Türkan arıyor” kelimeleri yanıp sönüyor. O da sabaha kadar uyumamış. Yeğenimin dershane taksitleri, evin borcu, işsizlik bir yandan… Umutsuzluğu bana da bulaşıyor. Alıcılar beni beş buçukta otobüs durağında bekleyecekler bahanesiyle konuşmamızı kısa kesiyorum. Çıkmadan önce yanımda götüreceğim evrakları bir kez daha kontrol ediyorum.

Sokakta bir ben varım, bir de içime işleyen ayaz. Adımlarımın sesi peşim sıra yankılanıyor. Köpekler bile hâlâ uykuda. Babamı yetmiş dört yıl boyunca güneş doğmadan, yağmurda ayazda toprağa çeken ne ola ki? İçime işleyen ayazı engelleyebilirmişim gibi büzülüyorum. Öğleye kalmadan varırız tapuya. Ne olacak sanki, iki saatlik yol. Kredi çekip tarlaları ben mi alsaydım? Babamın elini bırakmamış olurdum. İleride bir ev yaptırırdık belki köye. Bir zamanlar bu dünyadan babamın geçtiğine dair bir işaret olurdu ev. Bizim de ürktüğümüzde babamızın kanatlarının altına girebileceğimiz bir sığınağımız… Nasıl olacak peki? Ödemeler yüklü. Taksitler için ek gelir lazım. Hasatta gelen para iki taksiti ya karşılar ya karşılamaz. Başka bir yol bulmalıydık! Bizim bulduğumuz çözüme bak diye düşünürken babam sanki beni duyuyor. “Paraya her sıkıştığında toprağı satmayı aklına getirmek ayıp kızım” diyor. “Tarlaları sat” demişiz herhalde. O zaman orta yaşına yeni adım atmış olmalı. Şakakları hafiften açılmaya başlamış, yuvarlak yüzünü gölgeleyen bıyıkları ağzına doluyor. Şehre, dört çocuğuyla başını sokabileceği iki odalı bir gecekondu yapma telaşında. Vakit gece yarısı… Sobanın arkasında duran, mavi örtüsü pembe çiçeklerle şenlenmiş somyaya oturmuş. Uzun bacakları alevden kızarmış saç sobaya değecek farkında değil. Sert bakışları, kemikli parmaklarının arasında döndürdüğü otuz üçlük tespihe çakılı. “Toprak sadece bizim olsa neyse. Değil işte. Ata yadigarı. Bulanık çayını geçip gelmiş dedemin, çınarlar gibi doksan yıl ömür sürmüş amcamın, rahmetli amcanızın. Hepsi soy sürüyor sizde. Bak, anamın sıfatı sende yeniden yaratılmış. Oğlanı amcanın gençliğinden seç seçebilirsen. Hepsinin ayrı emeği var topraklarımızda. Soyumuzun alınteri, geçmişi yatıyor orada. İnsan geçmişini satar mı? Satabilir mi? Hele sizin yüzünüze baka baka.”

Cadde boş. Dolmuşlar daha sefere başlamamış. Köşeye park etmiş araba, bizi götürecek araba olmalı. Dikkatli bakınca arabanın önündeki karartının Kerem olduğunu görüyorum. Durağa çıkan yola bakıyor. Üzerinde siyah pardösüsü, başında gözlerine inmiş beresi… Beni fark etmiyor. El sallıyorum. El sallıyor. Arabanın yanına varıyorum. Yalnız değil. Direksiyondaki dayısıymış. Görünüşte yaşı, elli, elli beş. Kavruk yüzlü, karayağız.

Kerem kapıyı açıyor. “Bu gün halledeceğiz!”

Umarım dileğiyle arka koltuğa geçiyorum. Dayı kontağı çevirip gaza basıyor. Başımı cama dayayıp gözlerimi yumuyorum. Yorgunum. Bahçemize serilen minderlerde uyuduğum deliksiz uykuları özlüyorum. Babam elindeki uzun dalla ittirerek bahçe kapısını açıyor. Minderden fırlayıp dalı elinden kapıyorum. Arkamdan sesleniyor: “Sakın kırma, hasta kayısıyı aşılayacağız.” Ceketinin iç cebinden pala bıçağını çıkarıyor. Genç kayısı dalından eşit boyda iki parça kesip uçlarını yassıca inceltiyor. Hasta kayısıyı incitmekten korkarcasına cılız dalları buduyor. Kalan tek kalın dalın etrafını dolana dolana enine kesiyor. Dalı kenarlarından derince yarıyor. Genç dalları özenle hasta kayısının yarıklarına yerleştiriyor. Nefesimi tutarak hareketlerini izliyorum. Kulaklarımın arkasından sırtıma inen saç örgülerimi okşayarak “Hasta ağaç iyileşecek. Birbirine can verecekler” diyor. Annemin uzattığı bez parçasıyla yarık yerleri çepeçevre sarıyor. Dalın üzerini çamurla sıvıyor. “Neden yenisini dikmiyoruz?” diye mızırdanışımı, “İkisini de tekrar yaşatabilmek için” diyerek yanıtlıyor.

Kerem’le Dayı fısıltıyla konuşuyor. Sesinin iniş çıkışlarından Kerim’in endişesini seziyorum: “Ya yine elimiz boş dönersek?” Zor ilerledi satış işlemleri. Her seferinde ayrı bir bürokratik engele çarpıp geri döndük. İlk gidişimizde götürdüğüm vekâletnameleri ve tapuyu yeterli görmedi tapu müdürü. Ölenin maliyeden tarlalarla ilişiği kesilecekmiş. Hem de ikametinin bulunduğu şehirden. Müdürün karşısında Kerem’in etli yüzü düşüyor, gözleri darılmış gibi bakıyor. Rahatlığıma anlam veremiyor. İkinci gidişimizde tapu müdürü, maliyeden alınan ilişik kesme belgesini, vekaletnameleri, tapuları dikkatle inceliyor. İntikal işlemi birkaç gün sürermiş. Geleceğimiz günü cep telefonuma mesaj göndererek haber vereceklermiş. Kerem’in sol yanağı seğiriyor, kapıyı çarpıp çıkıyor. Üçüncü gidişimizde analığın tapuya koyduğu şerhle karşılaşıyoruz. Şerhin mahkeme tarafından kaldırılması gerekiyormuş. Kerem’in ela gözleri çakmak çakmak. Bağırırken ağzının kenarları köpükleniyor.

“Bu sefer tarlaların satılacağı belli baba. Engel kalmadı.”
Babam dibini doldurduğu domates fidesinden başını kaldırıp yüzüme bakıyor. Çamurlu ellerini silkelerken “Toprak nimettir.” diyor, “Yaratandır. Üzerinde yaşayan cümle mahlûkatın kutsallığı topraktan ötürüdür kızım. İnsan topraktan ayrı düşerse insanlıktan çıkar.”

Gecekondunun bahçesindeyiz. Aylardan nisan. Bahçe büyük bir ayine hazırlanıyor. Ağaçlar yeşilin tonlarıyla sınıyor yapraklarını. Çiçekler beyazdan kırmızıya yolculukta. Babam toprağın eğimine karışıyor, yeni tozlanmış taç yapraklara, yapraklara konup kalkan arıların vızıltısına, suyun arklardan kavak ağaçlarına akışına, oradan ağaçların gövdesine yürüyüşüne. Burnundan derin nefesler alıyor. Sanki gözleriyle göremediklerini koklayarak anlamaya çalışıyor. Bol gömleğinin altından belli olan kaslı kolları elindeki çapayla inip kalkıyor. Huzurlu alnı boncuk boncuk terlemiş. Toprağa damlıyor. Babamın dirim fışkıran bedeninin yaydığı coşkuyla kanatlanıp uçabileceğimi duyumsuyorum bir an. Heyecanım babamın yüreğine dokunuyor. Çömeldiği yerden kalkıp elimi tutuyor. Beni her sene bu zamanlarda çiçek açan susamların başına götürüyor. “Artık büyüdün, susamlara sen bakacaksın” diyor. “Toprak gibi seveceksin susamları. Dikkat edeceksin, sürdüğü her yaprağa, kuruttuğu her çiçeğe. Her gün bir tas su vereceksin hepsine ayrı ayrı. Köklerini saran otları temizleyeceksin. Toprağını havalandıracaksın.” Susamların uzayıp giden yapraklarına heveslenip “Benim susamlarım!” diyorum. Babamın kaşları çatılıyor, “Ya kardeşlerin?” diyor. “Toprak yetiştirdiklerine benim diyor mu?”

Kerem başını çevirip bir çantaya bir bana bakıyor. Ne zamandır telefon zili sinirlerimi bozuyor. Çalan her zil kafamın içinde gümbürdüyor. Düşüncelerimin arasına dalıp yerli yerine oturttuğum her fikri birbirine katıyor.

“Telefona bakmayacak mısınız?”

Mutlaka kardeşlerimden biridir. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Hepsi tarlaların satılması üzerine üstü kapalı bir sürü gerekçe gösteriyor. Sırt çantamı eşelemeye başlıyorum. Camı indirip şu telefonu, koynunda ağaç yetiştirmemeye yeminli topraklara atsam diyorum. Telefonun sesi yükselmeye devam ediyor. Başka zaman olsa bir iki çaldırır, kapatırlar. Söyleyeceklerinin acelesi var bugün. Sonunda evrakların arasına sıkışmış telefona ulaşıyorum. Abim aramış. Hafta sonu oğlunun nişanını yapacak. Benden hayırlı bir haber bekliyor.

Yol boyu kıraç topraklar yerini, irili ufaklı rastgele serpiştirilmiş beton binalara bırakmak üzere. Şehre saat dokuza doğru bu dördüncü ve sanırım son girişim. Terminal altı yedi yazıhaneden ibaret. Dağların eteklerine sığınmış şehir, büyük bir şehrin küçük bir mahallesine benziyor. Yeni bina yok denecek kadar az. Yıpranmış binalar birbirine dayanarak ayakta durabiliyorlarmış gibi geliyor bana. Asfalt yol ancak iki arabanın yan yana gidebileceği genişlikte. Babamın yıllarca gezdiği sokaklarda dolaştığıma inanamıyorum. Ayak izlerim ayak izlerine değiyor mudur acaba? Gençliği burada bir yere gizlenmiş olmalı. Belki saat kulesinin arkasına… Belki parmak çörek yapan şu fırının hamur teknesine… Belki at pazarındaki dükkânlardan birine… Belki de sigara aldığım bakkaldan dışarı taşan bozlağın son notasına…

Tapu kadastro şehrin dışında. Şehrin çevresini dolaşıp tapu dairesine varıyoruz. Evrak dosyasını Kerem’e veriyorum.

“İmza atacağım zaman beni çağırırsın.”

Kerem iri vücudundan beklenmeyen çeviklikle, odasının kapısında bekleyen müdür yardımcısının yanına seğirtiyor. Kendine yukardan bakan müdür yardımcısıyla, elini kolunu sallayarak dakikalarca konuşuyor. Başını aşağı yukarı indirip kaldırarak müdür yardımcısını dinliyor. Yan masadan bir memur Kerem’e bir evrak uzatıyor. Kerem, elinde evrak, yüzünde memnuniyet ifadesiyle yanıma oturuyor.

“Harcı yatırmaya gidiyorum. Parayı da çekeceğim.”

Haftalardır içime bastığım tütünün hesabı belli değil. Dışarı çıkıyorum. Sert hava yüzüme çarpıyor. Yönümü çamlığa dönüp bir sigara daha yakıyorum. Babam, “Çamlık bizim oraların akciğeridir kızım.” diyor. Ameliyattan sonra biraz toparlanmış. En azından yatakta doğrulup oturabiliyor. Gece kendini bilmiyor, nöbetler geçiriyor. Uyuduğu zaman hıçkırmadan, içimi çekmeden ağlıyorum. Ani uyanmalarının birinde beni ağlarken yakalıyor. “Sen hep böyleydin” diyor, “Acını hep içine atarsın. Ne ettim de sen böyle oldun? Ağlama anamın adı. Toprak insanın değildir, insan toprağındır. Topraktan geldik toprağa gidiyoruz” Huzurlu teslimiyeti gözyaşlarımı arttırmaktan başka işe yaramıyor. Hastanenin umudu tökezleten havasını haftalarca soluduktan sonra nihayet eve çıkıyoruz. Babam toprağını, bağını, bahçesini, köylülerini doymayan bir iştahla anlatmaya başlıyor. Kör pınarın oluğunda başını ezdikleri yılanı, tarlasının sınırını geçen muhtarla ettikleri kazmalı kürekli kavgayı, doksanına kadar yaşamış amcasını… Yoncalıkta, çimenlerin üzerinde nasıl yuvarlandığımızı bize hatırlatmaya çalışıyor. Köyün bağları bahçelerine, tarlaları yollarına, taşı toprağına karışıyor. Anlattıkları kimi zaman coşkulu türkülere dönüşüyor, üstümüze bahar yağmurları iniyor, toprak kokusu burnumuzun direğini sızlatıyor. Kimi zaman anılarına ağıtlar eşlik ediyor. Düzü sel basıyor, yıldırımlar ekinlere düşüyor, ekinler ateş alıyor, kadınlar dizlerine vura vura ağlıyor. Yüreğini saran özlemi neyin tetiklediğini anlamaya çalışıyorum. Toprağına destanlar söylüyor.

O gün sakinleşmişti, bakışları ışıltılıydı. Yüzündeki dingin bekleyiş hesapsız gülümsemesiyle aydınlanıyordu. Günlerdir çaya hasret kalmıştı. Elimde çay bardağıyla odaya girince minnetle baktı bana. Minnet yüklü bakışları içimde bir yere saplandı. Gözyaşlarımı saklayabilmek için gözlerimi sonuna kadar açtım. Bakışlarını gözlerime dayayıp “Toprağa düşmeme az kaldı kızım” dedi. “Siz bilmezsiniz, abin bilir tarlalarımızın sınırlarını. Orada büyüdü, bilmez mi? Sizi burada büyüttük yazık. Toprağı tanımadınız. Toprak vefalıdır kızım. Düğün görür, şenlik görür, kan görür. Görür de hiçbir sebepten küsmez adama. İnsanoğlunu taç eder başına. Gezdirir tepesinde. Hakkın her sırrı saklıdır toprakta. Hani desen ki Allah’tır, yeridir. Yaralara merhem olur. Bu vakitten sonra benim yaralarıma da merhemi toprak sürecek.” Çay bardağını uzattı. Yatakta aşağı sıyrıldı, başını yastığa koydu. Uyudu.

Vakit öğleye yaklaşıyor. Güneş ısıtmıyor. Üşümüşüm. Kapıdan içeri girerken Kerem’in sesi yolumu kesiyor: “Bir imza kaldı!”

Gördüğüm ilk sandalyeye yığılıyorum. Dayı yanıma oturuyor. Bir deste parayı bana uzatıyor. Alıyorum. Yüzme bakıyor aralıksız. Bir şey söyleyecek, cesaret edemiyor.

“İyi misiniz? Sararmışsınız.”
“Erken uyandım. Atsak şu imzaları da gitsek!”

Kerem masalar arasında mekik dokuyor. Nihayet buğday benizli, buğday saçlı kadının masasına oturuyor. Kadın masanın yarısını kaplayan deftere kapanmış, yazılar yazıyor. Kerem memurenin yazdığı her harfi takip ediyor. Yanlışını yakaladığı an dur diyecek sanıyorum. Yazacaklarını bitirince yüksek sesle adımı okuyor. Sese yürüyorum. Önümde geniş bir köprü uzanıyor. Kesme taşlarla döşenmiş. Karşıda dedem, babam, amcalarım, babaannem, annem… Köprünün bu başında imzamı bekleyen tapular…

“Beş bin beş yüz metre kare….. iki bin….., ….. İki yüz elli ….. tarla ….. devret …..”
” ….. “
“Aranızda alacak verecek kaldı mı?”
“Kalmadı.”

Devri tamamlanmış tapular önümde. Üstte benim fotoğrafım, altta Kerem’in. Evrakların altını ve Kerem’in fotoğrafının üzerini imzalıyorum. Bastığım taşlar sallanıyor, birbiri ardına savruluyor. Ayakta duramıyorum. Köprü çatırdıyor. Çatırdama sesi beynimde uğulduyor. Uğultu kulaklarımı tıkıyor. Son gelen sarsıntıyla köprü çöküyor. Amcalarım, dedem, annelerim karşıda kalıyor. Nereye basacağımı şaşırıyorum. Dengem bozuluyor. Yıkılan yerden boşluğa düşüyorum. Döne döne aşağı iniyorum. Kör pınarı geçiyorum önce, Arpalık’ı görüyorum belli belirsiz, Yoncalık’a varıyorum. Dönüyorum, dönüyorum, dönüyorum. Hızla yere yaklaşıyorum. Tutunacak ne bir dal var ne bir kaya. Amcamı çağırıyorum gelmiyor, büyükannemi çağırıyorum duymuyor. Yere çarpmama az kaldı. Babam beliriveriyor yanımda, kolumdan yakalıyor, yukarı çekiyor. Beni masanın önündeki sandalyeye oturtuyor. “Baba, diğer yanda kaldınız!” diyorum, “Sağlık olsun” diyor. Saçlarımı öpüp gidiyor.

Arabaya yürürken Dayı Bey koluma giriyor. Başı önünde mırıldanıyor: “Dünyada hiçbir şey kalıcı değil köylüm. Her şey el değiştiriyor.”

.