3 Mayıs 2026
ENGİN AKDENİZ

Sait Faik’i anlamak; edebiyatın ne işe yaradığına, insanın insana nasıl bakması gerektiğine dair bir kapı aralamaktır.
Edebiyatımızın en özgün kalemlerinden Sait Faik Abasıyanık, yalnızca öykü türüne getirdiği yeniliklerle değil, bir yazarın ve okurun dünyasını derinden etkileyen yaklaşımıyla da özel bir yerde durur. Onu anlamak; edebiyatın ne işe yaradığına, insanın insana nasıl bakması gerektiğine dair bir kapı aralamaktır.
Bizim çocukluk yıllarımızda çocuk edebiyatının var olup olmadığı henüz tartışılırken ders kitaplarına iletileriyle çocuklara iyi örnekler sunduğu düşünülen metinler alınırdı. Ben de sanırım pek çoğumuz gibi Sait Faik’le ders kitaplarındaki öyküleriyle tanıştım: Son Kuşlar, Karanfiller ve Domates Suyu, Hişt! Hişt! Kuşları avlasın diye çocukları seferber eden Konstantin Efendi’ye öfkelendik. Taşlı toprağı bereketlendiren Kör Mustafa’ya hayranlık duyduk. Bizim gibi toplumlarda gerilerde kalan yaşama sevincinin farkına “Hişt! Hişt!” sesleriyle vardık. “Dünya her şeye rağmen güzeldir”e inanmak az şey midir?
Ben, Sait Faik’i benim için ders kitaplarının dışına çıktığı zaman, 20’li yaşlarımda tanımaya ve anlamaya başladığımı söyleyebilirim.
Bir okur olarak onun satırlarında dünyaya başka bir gözle bakmayı öğreniyorduk. Dikkatimizi çektiği küçük ayrıntılarda (bir martının kanat çırpışı, bir balıkçının yüzündeki çizgiler, bir insanın sessizliği…) hayatın fark etmediğimiz güzelliklerini, hüzünlerini görmeye başladık.
“Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey,” diyen sesi sesimiz olmakta gecikmedi. “İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel.” “Şu insanlara hiçbir şey çok değil,” diye düşünmek insana kendini nasıl iyi hissettirmez?
Sait Faik, okurlarına insanı yargılamadan, küçümsemeden, olduğu gibi kabul eden bir bakış açısı sunar ki bu, çok değerlidir. Birbirimizi anlamanın, sevmenin, birbirimizle empati kurmanın yolu da buradan geçmez mi?
Sait Faik, bireyin iç dünyasına verdiği önemle okurlarına kendi yalnızlıklarına, korkularına, umutlarına, içsel deneyimlerine uzanan bir yol açmakla kalmamış, okurunu kendi adasından çıkmaya da davet etmiştir. İşçilerin çalışma koşullarının zorluğu, iş kazaları, çocuk işçiler, mahkeme kapılarına düşen bahtsız insanlar, açlıktan bayılan kadınlar, dışarda savaşın, İstanbul’da vurgunculuğun alıp yürüdüğü bedbaht yıllar… yazarın olduğu gibi okurun da duyarsız kalamayacağı gerçeklerdir.
Sait Faik bir öyküsünde“Kitaplar bir zaman bana insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmişlerdi,”der.Bu cümleye “Sait Faik’in öyküleri” diye başlayacak olursak öykülerinin okur üzerindeki etkisini de dile getirmiş olmaz mıyız?
Bir yazar için Sait Faik, cesaret demektir. Kuralları zorlamak, kalıpları kırmak ve kendi sesini bulmak demektir. Sait Faik’in yazarken herhangi bir kalıba bağlı kalmaması, öykü türünün sınırlarını zorlaması yazarlara cesaret vermiştir. Çünkü o, klasik hikâye yapısını parçalamış; öyküyü olay merkezli bir yapıdan çıkarıp durum ve an merkezli bir yapıya dönüştürmüş; giriş, gelişme ve sonuç düzenine bağlı kalmadan da etkileyici metinler yazılabileceğini kanıtlamıştır. Sıradan bir günü, küçük bir karşılaşmayı, kısa bir gözlemi başlı başına bir öykü olarak okura sunmuştur. Günümüzde benimsenen öykü anlayışı da yaygın olarak budur. Bu yönüyle Sait Faik, yazarlara şunu fısıldar: “Samimiysen, gerçekten görüyorsan ve hissediyorsan, yazdığın şey değerlidir.” Bu, özellikle yazmaya yeni başlayanlar için büyük bir özgürlük alanı açmıştır. “Öykü nasıl yazılmalı?” yerine “Ben nasıl anlatmak istiyorum?”a odaklanan yazarın, Sait Faik’ten güç aldığını söylemek yanlış olmasa gerek.
Sait Faik, edebiyatı bir “anlatma” aracı olmaktan çok bir “görme” ve “hissetme” biçimine dönüştürmüştür. Onun öykülerinde büyük olaylar, dramatik kırılmalar ya da alışılmış kahramanlıklar yoktur. Balıkçılar, işsizler, sokak çocukları, kahvehane müdavimleri, küçük esnaf, sokak kadınları yani çoğu zaman toplumun kıyısında kalmış, toplum tarafından görmezden gelinen insanlar vardır. Bu noktada, bir yazar için Sait Faik’in önemi ortaya çıkar: O, yazmanın konusunun “büyük” olmak zorunda olmadığını, asıl büyüklüğün insanı olduğu gibi ve içtenlikle anlatabilmekte yattığını gösterir.
Sait Faik’in yalın, doğal, konuşma diline yakın üslubuyla yapaylıktan, süslü cümlelerden uzak bir anlatımın ne kadar güçlü olabileceğini, anlatıma bu yolla da derinlik kazandırılabileceğini onun kalemi bize göstermiştir. Okura da metinle doğrudan, içten bir bağ kurma olanağı sunmuştur. Okurla yazar arasındaki mesafeli dili ortadan kaldırmıştır.
Bir yazar olarak Sait Faik’in üzerimize yüklediği sorumluluk önünde de eğilmek isterim. “Bugünün yazıcısının üzerine büyük bir sorum yüklenmiştir. Bu sorum yalnız ve yalnız doğru görüp doğru yazmaktır. Kimsenin hatırı, keyfi için yazı yazmadım ama kendi keyfim için çok cümlem var.” Yazmaktan vazgeçememenin arkasında da bu duygu ve düşünceler yatıyor olsa gerek. “Bana kalırsa yazıcılık işinde insanın yazıları pek ahım şahım olmasa da zararı yok bence. Elverir ki namuslu olalım.” Doğru söze ne denir? Hikayecinin vazifesinin halkı anlatmak olduğunu düşünmüş ve bunu hakkıyla yapmıştır: “Biz kendimizi (…) halktan üstün ve halktan uzak görmüyoruz. Bilakis halkla beraber yaşamak, halkı anlatmak istiyoruz. Bu kitlenin içine hakikaten girdiğimiz gün ortada ne hürriyetsizlikten ne de insanlar arasındaki korkunç uçurumlardan eser kalacaktır. Bugünkü hikayecinin vazifesi halkı anlatmaktır.”
Sait Faik Abasıyanık bir yazar için özgürlüğün, içtenliğin ve insanı merkeze almanın simgesidir; bir okur için ise dünyayı daha dikkatli, daha duyarlı ve daha insancıl bir gözle görmenin anahtarıdır. Onun edebiyattaki yeri, yalnızca yazdıklarıyla değil, yazarlara ve okurlara açtığı bu içsel yolculukla ölçülmelidir. Çünkü Sait Faik’i okumak, aslında biraz daha “insan” olmayı öğrenmektir.
Bir yazısında “Ve yine bir 19… bilmem kaçta sizi kimseler hatırlamayacaktır,” der ama sözünü “Yaşasın edebiyat!” diye bitirir. Ben de “Yaşasın edebiyat! Var olsun Sait Faik!” diyerek sözlerimi bitiriyorum.
.
