8 Şubat 2026
MUTAHHAR AKSARI
Günday; “Can’lara” ithaf ettiği hikâye kitabını Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa’dan bir şiirle başlatıyor. Okuyorum, bir daha okuyorum. Anlıyorum ki Günday, Pessao ile aynı evrende yol alıyor. “Sayısız insan yaşıyor” her ikisinin içinde.

Hep “düşünceler ve hisler için” yazıyorlar. Hayatın “sahne”si işlevi görüyor yazdıkları. Her canlı ya da cansız varlıktaki “ruh”, “birden fazla var”. “Ben” dediğimiz kendi ise “benden” yâni kendinden “daha fazla”. Günday; “Can’lara” seslenen Pessoa’nın şiiriyle paralel hikâyelerindeki “can”ları/mızı yazıyor, anlatıyor. Bir bakıma yaşatıyor.
Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü
Eninde sonunda başlığıyla bir mesaj veriyor Günday. Hayatta “Yarım Kalmasın Hiçbir Öykü” dileğini baştan belirtiyor. Anladım ki; bundan sonraki karakterlerinin öyküleri yarım kalmayacaktır!
“Makas” metaforuyla “hayat kumaşı yanlış kesilmiş”, “hayatta dikiş tutturamamış” Mediha’nın tanımını yapıvermiş.
“Her ağaçtan kaşık olmazmış” atasözünün gücüyle tanıtımına güç katıyor.
“Yaşamın kıyısında sessiz bir seyirci, iyi bir dinleyici” Mediha. Edilgen. “bir başınalığından”, “siyah beyaz” yaşamından okuduğu öykülerle/kitaplarla kurtuluyor, kalabalıklaşıyor, hayatı renkleniyor.
İnsanların ölümünün ardından “değer bilmeyen ellere” kalan “eşyalar”, “kitaplar”; günümüze bir eleştiri! Değerbilmezliklere karşı duruş!
Günday; “aslolan hikâye”nin yolundan yürüyor. Hem de emin adımlarla. Çünkü yazarlığının “insanın hikâyeyle” ve ancak, mutlaka “hikâyede” yaşayacağına inanmıştır.
Terzi Mediha’nın dilini deyimleri, özgün kelimeleriyle kuruyor. “Terzice” konuşuyor, yazıyor. Örneğin cümleleri “teyelli”yerek birbirine tutturuyor, makinenin “tıkırtısı”nı okura duyuruyor, hikâyenin “tekrara düşülen kısımları”na “pens atarak” sadeleştirmeler yapıyor, “uzun cümlelere büzgü” yaparak kısaltıyor, “köpük köpük şifon misali birbiri üstüne yığılan” cümlelere dokunamıyor, “iğne”yi batırmaya “gücünün yetmediği” sert, kalın “cümleleri” pardon kumaşları öylece bırakıyor.
Günday; hikâyelerin karakterleriyle “nöbetleşe kanat vurarak” yol alıyor, hikâyeyi kotarıyor. Birlikte yürünüyor.
Hikâye devam edecek! Yarım kalmış değil. Bakalım hangi hikâyede?
Düğüm
Anadolu insanının engin hoşgörüsü ve yüce gönüllülüğüdür, yüceliğidir dile getirilen “Düğüm”de. “Kara ağızlı”ların zibil gibi kaynadığı koca kasabada yaşanılır her şey. O kasabada “silkelenen çarşaf“lardan “bütün kasabalı kadınları gözleri, sözleri dökül”mektedir. Ne yazıktır ve acı gerçektir ki ana yüreğidir hep hoşgörüye öncülük eden, “Ana yadigârı küpeleri kulağından çıkarıp birini Ceyda’ya diğerini Sumru’ya” takan, “Dilinin dönmediğine, aklının ermediğine yüreği” eren…
Başlık içerikte hiç geçmemesine rağmen gerçekten toplumsal anlamda çözülememiş bir “düğüm”e işaret ediyor. Bir metafor gibi duruyor aklımızda ama yalın bir gerçek!
Hikâyenin yapısını güçlendiren, okuruyla bağını sıkıca kuran yerel dil –ağız, deyim, atasözleri- kullanımı takdire şayan! Örneğin “Uğundu ileri geri sallanarak,”, “Ah kulağı kurşunlu.”, Oy seme tavuk Hayriye.”, “Çakır ayazda kalmış turna sesi semah gibi döndü. Ağır aksak.”, “Salkımların arasında kulağakaçanlar.”, “Ama şimdi insanın acısını insan alır deyip anlatsa anlarlar mıydı?”, “Ne diyecekti kara ağızlar yüzüne?”, “Kara ağızların isli sesiyle Ceyda’nın rengârenk sesini çarpıştırdı.”
Kuş Balık Oldu
“Yaşı kısa aklı ise yaşından da kısa” ve “Aklını bulutlara, derenin akıntısına, her dem taze çiçeklerin sarısına, yosunların yumuşacık yeşiline, kuşların kanatlarına bırakmış” Nazif’in o sımsıcacık masalsı anlatımıyla sarsılmaya hazır olun!
“…içi hep aydınlık” Nazif, nenesinin elinde büyütülmüş ve okullu olmuştur ama aklı fikri “ana kucağı bellediği derenin yanında”dır. Çünkü Gülsüm nenenin kızı Melek, Nazif’in anasının “bedeni”, “çağıl çağıl akmış gitmiş sularda.” “Alnına yazılan yaşamanın adına güçlülük” denildiği zamanda derenin suyuna “kocaman bir kara yılan”la gem vurmaya gelirler. “ ’İstemiyoooozz’ diye baar”malar ile “derenin suyundan daha yavaş ilerleyen davalar” engelleyemez “kara yılan”ın kuruluşunu. Karşılarına “bissürü bissürü candarma”lar dikilir. Nazif “dinamitler patlarken” “yiğit şehzade” olur.
Masalsı bir anlatım ve bitişi de Nazif’e yazılmış bir ağıt “ruhu sular kadar berrak/sular kadar enginde nazifin/yeni bir dona/yeni bir cana/bir can karıştı/devri devrim devrimiz daim olsun.”
Evrensel bir kalkışma çağrısı gibi! “Kara Yılan” metaforuyla çevre katliamlarına…
Gök ve Kök
“Özenle büyütülüp yabancı üniversitelerin, hastanelerin, laboratuvarların, holdinglerin önünü bırakılan” bir bilim insanımızın yüreğimizi kanatan iç dünyasına tanık oluyoruz “Gök ve Kök”te.
Hayatımızı “Özgür kılan, tutsak eden, boyna dolanan, yukarı çıkaran, görünen görünmeyen” ip, bu kez bilim insanımızın gözünde canlanır.
“Adını koyarken bile her dilde kolay söylenecek bir isim” verdiğimiz, “Akla, bilime değer verilen bir yerde yaşamalısın,” diye emeklerini heba etmemesini istediğimiz ve yetişmeleri, bugünlere gelebilmeleri için saçımızı süpürge ettiğimiz nice değerimizin elimizden avucumuzdan kayıp gittiğini ne de anlamlı ve içten cümlelerle aktarmış Şahman!
Hikâyenin satır aralarında konusuna uygun Dedalus, İkarus gibi Yunan mitolojisinin tanrıları, bir tiyatro oyunu, 20. yüzyılın etkin Fransız yazar ve filozofu, “Göçebebilim” de içinde olmak üzere pek çok alanda özgün düşünceler olan Gilles Deleuze ve Cemal Süreya’dan alıntılar yazarın beslendiği kültürel birikimine tanıklık ediyor.
Şahman; portakal çiçeklerinin denizi kıskanıp kokularını odaya salmalarına, artık ne koyacaksan koy dercesine ağzı açık bekleyen iki büyük valizle kahramanımızın izlediği tiyatro oyununa, duygularını kahramanın yaldızlı geleceğine gömen ve umudun ışıltısını ayrılık acısına perde yapan anneye, kahramanın zihnindeki hüzünlü ‘Do’ ile başlayıp neşeli ‘Do’ ile biten aryalara, aile fotoğrafını atkının arasına yerleştirirken bir kırlangıç çığlığının gelip konuşuna… özellikle dikkatimizi çekiyor.
Şahman’ın insanın içini hem ısıtan hem acıtan ve her biriyle belleğimize yeni imgeler kazandıran ve oluşturan bu yaratıcılığına şapka çıkaralım olmaz mı? Çünkü her bir betimleme hayatın derin kılcallarından süzülerek geliyor karşımıza.
“Şeytanminaresi” bu öyküde kullanılan diğer bir metafor.
Gerçekten kahramanımız bir yandan “denizle göğüs mavisi”ni birleştiği çok canlı renkleri olan yurdundan “akşamları cetvelle çizilmiş, çamursuz ve anısız sokaklardan geçip zilini çalamayacağı, sıcak kokmayacak” “hem çalışıp hem akademik kariyer yapabileceği uzak ve soğuk bir ülkede”ki evine dönünce “her şeyin griye dönüşeceğini” biliyor.
Şahman, renklerle hayal dünyamıza yeni imgeler armağan ediyor.
Hem yurtiçinde hem yurtdışında “şeytanminare”lerinin içinde hapsedilen, bilim insanlarımıza “boy vermesi beklenen heyecanla beklenen bir sürgün mü” ya da “zorla gönderilen mi”yim sorusunu dayatan ama özünde bir “Yarım kalmasın!” mesajı bence, bu hikâye…
Ben katılıyorum sonuna kadar! Ey okur sen de Şahman gibi, “Bugün geleceğin, duyguların, mantığın tutsaklığında yinelenen” şu değerlendirmesine katılıyorsun değil mi? “Her şey çok güzel olacak!”
Daha Ne Kadar?
Hikâyeyi okurken kendimi öyle kaptırmışım ki bitince müthiş bir iç titremesi yaşadım. Tüm hücrelerimle sarsıldım. Hikâye beni müthiş, tarif edilemez bir gerilimle sarmış sarmalamış. Farkına varamamışım. Epeyce bir süre kendime gelemedim.
Gözlerimi kapattım. Birden kendi geçmişimize gittim hızlıca. Babamın on yedi yıl süren çaresiz hastalığı boyunca eşimle birlikte kendi yaşadıklarımız gözümün önüne geliverdi. Neyse!
Şahman, artık çekirdek aileye dönüşen yaşamın bilinmeyen, paylaşılmayan aile-içi ilişkilerinden önemli bir yaraya parmak basmış. Çoğu ailenin gizlisine, saklısına hikâyesiyle ışıldak tutmuş.
Farklı bir yazım biçemi, Şahman’ın evdeki her nesneye bir sinemacı/senaryo yazarı gözüyle baktığına tanık oluyoruz. Bu; “dönüş” ile başlıyor. “Kapı, söz, makas, kürek, tezgâh, vitrin, pencere, ayna, kaşık” ve “ustura” olarak sonlanıyor.
Şahman, her nesneyi hikâyenin kurgusu ve örgüsü içinde işlevine uyan ustalıkla ve bir gerilim filminin hızlı, kalp atışlarını arttıran temposuyla kullanıyor.
Kahramanımız “Umutlarını dalgalara, ıslığını rüzgârlara emanet edip” doğduğu bozkırdaki baba evine dönüyor. O kadar uzun yıl geçmiş ki dönmeyeli, demir “kapı”ya elini dayadığında “parmakları paslanıyor”. Babasına bakacağına dair “söz” verdiğinde, annesi de son nefesini veriyor huzurla. “Makas”ın “çeliğinin parıltısında gözlerini arıyor.” “Kürekler dolusu” toprak atıyor mezardayken annesiyle kendisi üzerine. Babadan büyük oğlana kalan kasap dükkânı ailenin tek gelir kaynağı ve“Tezgâh”ı. “Haftada iki üç kez çerçevelerinden çıkıp gelen fotoğraflar”, annesinin “oymalı vitrini“nde derin bir yalnızlığın yansıması. “Pencere” kahramanın iç bungunluğuna çare olan “göğe”, yâni “güneş, ay, yıldızlar, bulutlar…”a bakışı, çıkışı bir anlamda. “Kaşık” annesiyle babasının iletişimsiz dünyalarına daldırılan bir nesne. “Ustura”yı en iyi biçimde kahramanın şu cümlesi betimliyor bence: “Onu taklit ederek bileyliyorum. Usturayı. Bir aferin ya da minnet kırıntısı yakalayabilir miyim diye gözümü gözüne dikiyorum. Yok!”
“Daha Ne Kadar?” görmezlikten geleceksiniz ey senaryo yazarları, yönetmenler… İşte alın size en kralından toplumsal bir yaraya parmak basan hikâye! Adını da “KIRLANGIÇ” koyabilirsiniz. İlk görüntü önerim, kola boyanmış kırlangıç!
Şah Mat
Tek kişilik bir iç dökme! Monolog.
İçten, sıcak, savruk, sorumsuz, “merhamet yorgunu” kişilik… Çok çarpıcı ve etkileyici. Akıp giden kısa cümleler. Farklı ve gerçekçi betimlemeler.
Günümüz kadın-erkek ilişkilerinde yaşananlardan ilginç bir kesit ve örnekleme.
Tek perdelik bir oyun izliyormuş gibi hissettim okurken. Kerim Afşar’ın yıllar önce Sait Faik’in “Hişşt!” adlı oyununu izlemiştim. Dileğim ve arzum aynı biçimde oynanır bir gün!
Özcesi, Gülten Akın’ın şiirindeki gibi“İnsan sorumluluktur!”
Değişen Perdeler
Tuğgeneral Adnan Bey’in beklenmedik trafik kazası sonucu ölümüyle eşi ve kızında değişen davranışlar.
Yıllardır “gri-yeşil-beyaz dar açılı bir üçgende” geçen yaşamları ölümün ardından hem anneyi hem de kızını değiştiriyor.
İlk olarak kızı Feray başlıyor. Evin perdelerini, iç döşemelerini değiştiriyor kendisiyle birlikte. Saçları ilginç kestirmeler, eve kedi getirme, gece geç vakte kadar dışarıda kalma… Babasının zamanında yapamadıklarını tek tek gerçekleştiriyor. Kısacası “ilkbaharını yaşıyor.”
Ama anne de “kendi sonbaharını yaşamak istiyor”, “çeyizindeki dantel perdeleri asmak istiyor pencerelere”. Bu kararını kızına ilettiğinde “Çiçekli perdenin gerisindeki dolunay rahatlamış gülümsüyor” anneye.
Değişim bir yerden başlamalı. İstekler yarım kalmamalı hiç! Değil mi?
Kabuğun Altı
Aralarında epeyce yaş farkı olan Ayla ile Laci’nin kısa gönül ilişkilerinde “Kabuğun Altı”ndaki kabuk bağlamayan yaralarının tedavisine tanıklık ediyoruz.
Erkin Koray’ın şarkılarındaki deli deli yaşanan aşkı hiç tatmamış, Sezen Aksu’nun yalnızlıkları parlatan nağmelerinde kalmış ve gençliğini 70’li yıllarda yaşayamamış Ayla. “Gülümsedikçe iyice çoğalan çizgiler”lere sahip koro arkadaşlarıyla bir uyum tutturamamış.
Bir gün “gözlerindeki yağmak isteyip de yağamayan bulutları”, içindeki “sürgün ruhu”nu fark eden genç bir adama, Laci’ye tutulur. Arkadaşının “Jigolo filan olabilir şekerimmm” uyarısı da engelleyemez Ayla’yı. “Kim neyi ne şekilde yaşamak isterse öyle yaşasın” rayına oturur ilişki. Ama nereye kadar?
Şahman; hikâyenin kahramanı Ayla ile konuşur gibi yazıyor. Yaşadıklarının benzerini yaşamış Lolita, Emma Bovary, Bihter Ziyagil, Anna Karenina gibi roman kahramanlarıyla karşılıklı konuşturuyor. Böylece iç içe geçmiş yeni bir hikâye halkası yaratıyor, kurgu alanını genişletiyor. Dokuyu zenginleştiriyor.
“Kabuğun Altı”, ender mi sık mı yaşandığını bilmediğim bir ilişkiye kendi doğallığı içinde hoş ve cesur bir tanıklık bence!
Yürek Çentiği
Daha hikâyeyi okumaya başlamadan benim de yüreğime bir çentik atıldı! Sımsıkı sardı daha baştan beni. Göz açıp kapayıncaya kadar sürede okuyup bitiriverdim.
Yılların yüreğinde derinleştirdiği çentikleri dillendiremeyen bir baston ustası. Küçük bir kasabada kalmış. Baba mesleğini devam ettirmiş. Sevdiği kadın kente gitmiş. Usta “takvimleri, saatleri onun varlığıyla var” ederken kadın iki evlilik geçirmiş. Üstelik kadın “Onu beğenmemiş, ha bire yontmaya, eğip bükmeye çalışmış.”
Emeği kutsayan bu hikâyeyi çok mu çok beğendim! Kısa, vurucu, samimi, sımsıcak… Tam filmlik!
El İyisi
Üzerine titrediği oğlu Yılmaz, son demlerinde annesiyle babasının yanıbaşında. Balık lokantası açacak oğlu. Bileziklerini isteyince içi ürperiyor. Babası da yalan kokusunu alıyor. Ailenin köyden gelip kente tutunmasında dayı önderlik etmiş. Öyle ki kendi oğulları Yılmaz’ın doğum gününü hatırlamıyorlar. Dayısının oğlundan sonra deyip geçiştiriyorlar.
Yılmaz evin ve hayatın yönetimini eşi Çiğdem’e bırakmış. Çiğdem, maaşına sık sık gelen hacizlerden yılmış. Göstermelik de olsa boşanmak istiyor. Eve, eşyalara, maaşına haciz gelmemesi için! Çiğdem, Yılmaz’ın “kalbine” acı veren bir “kanca”ya dönüşmüş zamanla.
Annenin diğer iki oğlu “kocasının silik kopyası”. İçlerinde “en iyisi” Yılmazdı, tüm kusurlarına karşın. Dayısına imrenerek geçmiş çocukluğu ve hayalleri.
Yılmaz, bir kez daha “havuzlu, bahçeli koca lokantayı” batırıyor. Annesinden, evden aldığı altınlarla “ücra yerdeki kamyoncu lokantasını” alacak ve devam edecek. Ailesiyle de son bir veda yemeği yiyorlar sattığı lokantada.
Yılmaz’ın “el iyisi” yâni “ele güne karşı kibar, cömert, ve fakat ev halkına, en yakınlarına karşı asabi, hoşgörüsüz, sorumsuz” kişiliğinin “ceremesi” her seferinde aileye fatura ediliyor. Yılmaz’ın “İyi niyetle davranışı aynı çizgide buluşturamayışının ceremesi”ni tüm aile çekiyor… Kendisi de pişman: “Kusurumuz hayır demeyi bilmemek, yok demeyi kendimize yedirememek. Evet dediğim yerde hayır, hayır dediğim yerde evet diyebilseydim keşke.”
Ama çay köprüyü bölmüş! Üstüne üstlük “düşkün” ilân ediliyor Cem toplantısında. Yılmaz için en kötüsü de bu zaten!
Dilerim Yılmaz yeni açacağı “ücra yerdeki kamyoncu lokantasını” yarım bırakmaz! İçim burkularak ayrıldım Yılmaz’ın hikâyesinden.
Aynanın Sırrı Dökülünce
“Aynanın Sırrı Dökülünce”, özelliğini yitirir. Düz cama dönüşür. Hercai Gelincik ‘in sonu da… Acıyla içim burkuldu bitirince! Sarsıldım. Beklemiyordum böyle bir sonu!
İlmek İlmek
Adoş, hayatın ta kendisi! “Tavla pullarının, zarların hareketiyle neşelenen, ciğerle beslenen kedilerin, yumurta kabuğuyla beslenen çiçeklerin sessiz sadakatiyle yetinen, kıvamında kaynatılan kokulu reçellerin, yumuşak poğaçaların, kahvelerin, likörlerin, aşurelerin ve kıvırcık saçlarından, kat kat kıvrımlarından çıkan hikâyelerin hatırına sohbetlerle mutlu olan” sımsıcacık, sevgi dolu ve gördüğümde hemen sıkı sıkı sarılıvereceğim nice gün görmüş, geçirmiş bir teyze.
“İnsanı mutlu etmek” için yaratılmış sanki! Hayatı kat kat yaşanmışlıkların özeti sanki! Salt kendi değil! Ailesi, mahallesi, konu-komşusu, apartmanı… Dönemin toplumsal olayları da inceden inceden yaşanmışlıkları içinde…
“Derdi zoru hikâye” olan çatı katı komşusu genç Emel; Adoş’un komşusu ve yazar dostu.
“Harf harf, ilkmek ilmek çoğalıyor yaşam.” Ne mutlu harfleri anlamlı hecelere, heceleri sözcüklere, sözcükleri cümlelere, cümleleri paragraflara, paragrafları yaşamı çoğaltacak bütünlük içinde hikâyelere dönüştüren Şahman’a! Ne mutlu ilmeklerden yüreklere, ruhlara ve yaşamın çoğalmasına ışık olacak güzel ve sıcak örgüler örüp hikâyelere ilham olan Adoş teyzelere…
Adoş’un Emel’e verdiği öğüdün bir anlamda Şahman’a da olduğunu düşünüyor ve katılıyorum: “Rahmetli anam ‘Atımın gittiği yer sınırım,’ derdi. Kaleminin yazdığı yer de senin sınırın olsun be kuzum, madem bu işe gönül verdin ne durursun? Gökteki yıldız kadar insan, insan kadar hikâye var, yaz yaz bitmez.”
Hatice Günday Şahman’dan bizi yeni “canlar”la buluşturmasını ve arasının çok uzamamasını istiyorum.
________________
* Yarım Kalmasın, Öykü, Hatice Günday Şahman, 1. Baskı, h20kitap, Mart 2024, İstanbul, 112 sayfa.
.
