20 Mayıs 2025
SEVDA YÜKSEL

Gün, akşama kavuşuyordu. Kenti terk etmeye duran güneş, sıcaklığını da beraberinde götürüyordu. Hava soğuyordu.
Sirkeci Tren İstasyonu çok kalabalıktı. İnsanlar bir an önce evlerine ulaşmak için sabırsızlanıyordu. Günün yorgunluğu üstlerine çöktükçe gerginlikleri de artıyordu.
Sibel, kendisini yeğeni Buse’yi bir kez daha uyarmak zorunda hissetti: “Sakın elimi bırakma! Bu kalabalıkta bir kaybolursan…”
Buse, kendinden emin bir sesle “Kaybolmam,” dedi “Ben bebek miyim?”
Genç kadın gülümsedi. “Elbette değilsin. Kocaman bir kız oldun artık!” dedi. Arkasından “kocaman” diye nitelendirdiği yeğenine bakınca… Annesinin ördüğü mor pelerinin içinde adeta kaybolan Busecik olduğundan çok daha küçük görünüyordu. Beyaz şapkasının kenarlarından dışarıya taşan sarı saçları, iri mavi gözleriyle oyuncak bir bebeği andırıyordu.
Buse, teyzesinin aklından geçenleri bilemezdi ancak onun da aklından geçen bir bebek vardı: Teyzesinin ona armağan ettiği oyuncak bebek. Yanıtını bilse de sormadan edemedi: “Bebeğim nerede?”
Sibel, elindeki büyüklü küçüklü dört torbayı Buse’ye doğru salladı. “Burada,” dedi.
Küçük kız, umutsuz bir sesle bir kez daha sordu. Biliyordu, teyzesi yine hayır diyecekti. “Bebeğimi ben taşıyabilir miyim?”
“Kelebeğim, ben taşıyorum işte.”
Teyzesi ona yine “kelebek” demişti. Buse, genç kadına karşı çıktı: “Ben kelebek değilim.”
Sibel, küçük bir kahkaha attı. “Kim demiş onu? Bal gibi de kelebeksin. Kelebek olmak istemiyor musun yoksa?”
“İnsanlardan kelebek olmaz.”
“Niye olmasın?”
“Olmaz işte.”
Bu sırada istasyona giren tren, teyze yeğenin konuşmasını böldü. Kendilerini trenin kapılarına doğru ilerleyen kalabalığın içinde buldular. İtiş kakış arasında kalan yaşlı bir kadın bağırdı: “Ayağım! Arkasından etrafındaki insanları itmeye çalıştı. “Ne biçim insanlarsınız siz? Niye dikkat etmiyorsunuz?”
Yaşlı kadının isyanı kalabalığın gürültüsü içinde eridi gitti.
Trene biner binmez Sibel’den önce Buse atıldı, boş bir koltuğa oturdu. Genç kadın yeğenini hemen uyardı: “Buseciğim, tren çok kalabalık. Oraya ben oturayım, sen de benim kucağıma otur.”
Bu, küçük kızın hoşuna gitmedi. “Ben senin kucağına oturmak istemiyorum,” dedi “Tek başıma oturmak istiyorum.”
Onlar konuşurken Buse’nin yanındaki koltuğa biraz önce söylenip duran yaşlı kadın oturmuştu bile. Oturur oturmaz da küçük kıza ters ters baktı. Yine söylendi: “Utanmıyorsun değil mi? Annen ayakta dururken sen otur! Seni şımarık!”
Buse de ona ters ters baktı. “O benim annem değil!”
Sibel araya girdi. “Hanımefendi, yanılıyorsunuz. Buse düşündüğünüz gibi bir kız değildir. Değil mi menekşem? Kucağıma oturacak şimdi.”
Buse suratını asarak ayağa kalktı, yerini teyzesine verdi. Yaşlı kadın gibi o da söylendi: “Ben menekşe de değilim.”
Yaşlı kadının bütün aksiliği üzerindeydi: “Bak sen şu edepsize! Menekşe olursan ne olacakmış?”
Küçük kız çatılı kaşlarını iyice sertleştirdi. “İnsanlardan menekşe olmaz!” dedi.
Sibel, Buse’nin gönlünü nasıl alacağını biliyordu. “Bebeğinin bulunduğu torbayı yere koymak zorunda kaldım. Sanırım bu, bebeğinin hoşuna gitmedi. Onu kucağına almak ister misin?”
Küçük kızın keyfi kaçmıştı. Oralı olmadı. “Bana ne!” diye omuz silkti.
“Sus, öyle dediğini duymasın. Bebeğin küser sonra sana.
“Küsmez. Oyuncak bebekler küsemez. Onlar oyuncak.”
Yaşlı kadın yeniden söze karıştı: “Bak sen, şu çok bilmişe! Ah, ah! Bizim çocukluğumuzda öyle miydi? Maşallah, hepinizde pabuç kadar bir dil!”
Kalabalığın arasında nasıl olup da ilerlediği bilinmez, orta yaşlı bir kadın elindeki çorapları onlara doğru uzattı. “Bir tane çorap alır mısınız?” diye sordu. Ardından hemen ekledi: “Çocuklarım için.”
Buse, gözlerini sesin geldiği yöne çevirdi. Kadının yana kayan baş örtüsünün altından görünen saçları yer yer beyazlamıştı. Bu, yer yer beyazlayan saçlar ona anneannesini anımsattı. Anneannesi saçlarına kına yakıyordu. Hatta geçen gün onun da eline yakmıştı. Küçük kız avucunu açıp kınadan kalan ize baktı. Yerinde duruyordu.
Buse böyle düşünedursun yan koltukta oturan yaşlı kadına söylenecek yeni bir konu çıkmıştı. “Dilenmeye utanmıyorsun, değil mi? Elin ayağın tutarken…”
Çorap satmaya uğraşan kadın, birden diklendi. “Hanım, sen ne diyorsun! Ben dilenci değilim. Elceğizimle ördüm bu çorapları. Çocuklarımın rızkını çıkarmaya uğraşırım.”
Sibel’in içinden “Keşke tramvaya binseydik…” diye geçti. Gerçi bu saatte tramvay da kalabalıktır. Otobüs desen aynı. Dolmuş, metro, metrobüs… Bütün toplu taşıma araçlarında durum aynıydı. Belediyenin el atması gereken en acil sorun, Sibel’e kalsa ulaşımdı. Büyük kentlerin dertleri de büyüktü.
Birden gözüne karşı koltukta oturan kadın takıldı. Kadın ayağa kalkmıştı ve elinde onun torbalarından biri vardı. Torbaya yapışıp bağırdı: “Benim torbam!”
Teyzesinin ani hareketiyle öne doğru savrulan Buse az kaldı genç kadının kucağından düşüyordu. Küçük kız bir an korkuya kapıldı. Ayağa kalkan kadın, Sibel’in yapıştığı torbayı kendisine doğru çekti. “Nereden senin oluyormuş?” diye bağırdı.
Yaşlı kadın, olanları kavramakta gecikmedi. O da bağırdı: “Bir hırsız eksikti!”
Kadının yüreğine öfke doldu. “Ne hırsızı? Yaşından başından utan! İnsanlara ulu orta iftira atıyorsun!”
Sibel’in aklına kendi torbalarına bakmak geldi. Bir, iki, üç ve dört! Aaa, onun torbaları yerli yerindeydi. Aynı mağazadan alışveriş eden iki müşteriye verilen aynı torbalar… Rastlantının böylesine ne denirdi? Yanlışını hemen düzeltmeliydi. Kendi torbasını kadına doğru uzatarak “Kusura bakmayın. Benimki sandım,” dedi.
Kadın, kendisine vurulmaya çalışılan “hırsız” damgasını geçiştireceğe benzemiyordu. “Kusura bakmayacakmışım! Sizin önce ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun!”
Yaşlı kadın başını olumsuz anlamda salladı. “Ne günlere kaldık!”
Kadının boşalttığı koltuğa oturmaya hazırlanan yaşlı bir adam araya girdi “Haydi, uzatmayın akşam akşam. Olur öyle şeyler.”
Kadın trenin çıkış kapısına doğru ilerlerken hâlâ söyleniyordu: “Olmaz efendim, olmaz! İnsanın insana saygısı kalmadı.”
Sibel, tartışmaya yol açan torbayı yeğenine uzattı. “Bebeğin, kendisini senin taşımanı istiyormuş,” dedi “Onu kucağına alsan iyi olacak.”
Buse, torbayı açarak içinden bebeğin bulunduğu kutuyu çıkardı. Kutunun kapağını açtı, bebeğe baktı. Bebeğin sarı elbisesinin mavi düğmeleri vardı. Kızıl saçları yandan iki örgü yapılmıştı. Örgülere takılan tokalar… Aaa, bunlar kelebek miydi? Kelebek tokalar… Bu, küçük kızın hoşuna gitti. O da bebeğine “kelebeğim” diyebilirdi. Ama yok, bebeğinin bir adı da olmalıydı. Ona ne ad verecekti
Kadının boşalttığı karşı koltuğa oturan yaşlı adam, Buse’nin elindeki bebeğe baktı. Onun da torunları vardı. O da torunlarına armağanlar alırdı. Torunları… Yüreği özlemle yandı. Hepsi nasıl da gözünde tütüyordu. Çocukları onu bu koca kentte bir başına bırakmıştı. Her biri bir yana dağılmıştı. Küçük kıza sordu: “Kim aldı sana o bebeği?”
Buse gözlerini bebeğinden yaşlı adama çevirdi. “Teyzem,” dedi.
“Deden almadı mı?”
“Benim dedem yok ki!”
Yaşlı adam iç geçirdi. Kötü düşüncelerden uzak olmak gerekti. Dünyada ölüm, trende yaşam vardı. Buruk buruk gülümsedi. “Benim de dedem yok,” dedi “Dedelerimiz yok ama biz varız!”
Buse, hâlâ bebeğine ne ad vereceğini düşünüyordu. Yaşlı adamın sözlerine dikkat etmedi. Teyzesine sordu: “Teyze, bebeğimin adı ne olsun?”
Yaşlı adam, ona sorulmuş gibi atıldı: “Bahar. Bahar de ona.”
Sibel, başıyla yaşlı adamı onayladı: “Bahar diyebiliriz ona. Zaten baharın da eli kulağında. Bahar gelecek; kelebekler, menekşeler… Renk renk… Senin ve bebeğin gibi…”
Buse, teyzesinin sözlerinden bir şey anlamamıştı. Yaşlı adama sordu: “Bahar kim?”
“Torunum. Adını ben koymuştum. Şimdi kocaman bir kız oldu. Görsen…”
Sibel, konuşmaya dalınca bir an inecekleri istasyonu kaçırdıklarını sandı. Telaşlandı. Neredeydiler? Sordu: “Hangi istasyona geliyoruz?
Kime sorulduğu belli olmayan soruyu yan koltukta oturan yaşlı kadın yanıtladı: “Bakırköy’e geliyoruz.”
Genç kadın yeğenini kucağından indirdi. “Hazırlan bakalım, iniyoruz,” dedi.
Onlar kalabalığı açarak kapıya doğru ilerlemeye çalışırken yaşlı kadın, yaşlı adama anlayışlı gözlerle baktı, söylendi: “Kadir kıymet biliyor mu bari adını koyduğun torunun? Arayıp soruyor mu seni.”
Arkasından yaşlı adamın yanıt vermesine fırsat vermeden sürdürdü sözlerini: “Arayıp sormazlar. Kadir kıymet bilmezler. Öyledir insanoğlu.”
Yaşlı adam, onun gibi düşünmüyordu: “Bilirler hanım, bilirler,” dedi “Ne yapsınlar, herkesin derdi kendine. Hayat zor!”
Hayat zordu.
İstanbul’un derdi çoktu.
Sibel, Buse, Bahar ve öbürleri İstanbul’da hayatta olmaktan memnundu.
Gün, akşama kavuşuyordu. Kenti terk etmeye duran güneş, sıcaklığını da beraberinde götürüyordu. Hava soğuyordu.
.
