19 AĞUSTOS 2026

AHMET HAŞİM
Bir Seyahatin Notları, 1928
Ahmet Hâşim, 1928 yılının Eylül ayı içinde Paris’e yaptığı seyahate dair izlenimlerini İkdam gazetesinde “Seyahatte” başlığı altında yayımlar.

Seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden muntazaman mektup, kart yazarken birdenbire susması ya öldüğüne veyahut Paris’e vardığına delalettir. Paris’in havasına giren adam mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgul olmayı hiç düşünemez.
Baştan başa mamur, sekiz on katlı, bir hiza üzerine dizilmiş, asil taşları, hava tortularıyla simsiyah, aynı mimaride koskoca apartmanlar … Sultanahmet Meydanı genişliğinde, asfalt veya tahta ve nadiren granit döşeli, şehrin her istikametine uzanan, ağaçlı ağaçsız, sonu gelmez caddeler … Akla şaşkınlık veren mağazalar, kahveler, barlar, tiyatrolar, müzeler, bahçeler, parklar, heykeller, abideler, taklar… Okları siyah bulutları delen, merrnerieri dantela haline getirilmiş asırlık tarihi kiliseler.
Burada adım başına Harnit’in Londra’yı tarif eden o meşhur mısraları hatıra geliyor:
Darü’t-talimler, rasadgehler/Sonra birçok measir-i danişi
(Eğitim yuvaları, rasathaneleR / Sonra birçok bilimsel güzel eser)
Gecenin karanlıkları iner inmez baştan başa sarı, kırmızı, lacivert ışıklardan yapma ışıklı bir mimariye dönüşen bu çerçeve içinde, günün hemen her saatinde caddeleri dolduran temiz, güzel, terbiyeli, endişesiz, karıncalar gibi faal bir insan kalabalığı … Bu kalabalıkta ismi bütün dünyaca tanınmış alimler, şairler, yazarlar, sanatkarlar, fahişeler, iş kadınları, her yaşta öğrenci ve her iklimden gelmiş binbir insan numunesi var. Bunlar büyük bir meşale etrafına üşüşmüş vızıltılı gece böcekleri gibi Paris caddelerini muhtelif lehçelerinin gürültüsüyle doldururlar. Hiç kimse de yabancı çekingenliği yok. Fransızlardan başka burada herkes, memleketin hakiki sahibiymiş gibi tuhaf bir şımarıklıkla dolaşıyor. Sanki burası Hintli için Benares (Hindistan’da bir şehir), Çinli için Pekin, zenci için de Tombokto’dur. (Mali sınırları içinde yer alan antik bir şehir.)
Paris’in umumi sokak çehresini tamamen çizmiş olmak için rengarenk insan gelgitine, piyadenin yaşama hakkına hürmetkar, binbir istikamette uçup giden yüz binlerce taksinin, tramvayın, otobüsün, kamyonun ve bisikletin şimşeklerini de ilave etmek lazım.
Fakat Paris bundan ibaret mi? Hayır. Zira bu aynı cümlelerle, hatta kelime değiştirmeksizin, bütün yeni Avrupa medeniyet merkezlerini, Berlin’i, Londra’yı, Viyana’yı, Stokholm’ü, Brüksel’i de anlatmak kabil. Hayır, Paris bundan ibaret değil. Bu dakikada sonbaharın altın yapacaklarına bürünmeye başlayan, seması bakır renginde bulutlarla yüklü Paris’in hakiki sokak ruhu kalabalık, evler, mağazalar, ağaçlar, otomobiller değil, fakat o sade giyinmiş, o eşsiz Paris kadınının bütün musikilerden daha güzel olan cıvıltısı ve onun etrafa sihirli bir akış gibi dağıttığı pudra ve lavanta kokularıyla dolan, o anlatılmaz, o hafif, o munis, o sarhoşlatıcı tatlı havadır!
.
