Nuray Elçin ile “Baht Oyunları” Üzerine Söyleşi

4 Ocak 2025
MÜNİRE ÇALIŞKAN TUĞ

Nuray Elçin 1985 doğumlu. İngilizce öğretmeni. Öyküleri Varlık, Sözcükler, Lacivert, KE, Edebiyat Haber, İshak Edebiyat, Edebiyatist, Parşömen Fanzin, Yük Edebiyat, Oggito gibi mecralarda yayımlandı. Baht Oyunları, Nuray Elçin’in 2025’te Sel Yayınları etiketi ile yayımlanan ilk öykü kitabı.

Nuray Elçin’in ilk kitap heyecanına ortak olmak istedik ve onunla Baht Oyunları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yasak elmayı birlikte yediler ama suç ve günah sadece Havva’ya kaldı.

Münire Çalışkan Tuğ: Kitabınız Binbir Gece Masalları’na, Âdem ile Havva mitine kapı aralayan “Yedi Tepeli Şehrin En Namlı Orospusu” adlı öykü ile açılıyor. Öyküde, çocuk yaştayken babası tarafından para karşılığı geneleve satılan, burada her gün eksile eksile yaşayan Zehra’nın yaşamı mercek altına alınıyor. “Odasına giren adamlar her seferinde isminin bir harfini ve tüm manasını alıp götürdüler yanlarında. En nihayetinde gideceği yer, tutacağı el, sesleneceği bir isim olmadığını kabullendi bir gün, sonrasında da kendi cennetini yaratmanın yolunu, geleni memnun etmede buldu.” Hayatta kalabilmek için bulduğu bu yolu yürür yıllarca. Oraya satılmadan önce adı Zehra’dır, ilk günlerde ürkekliğinden dolayı Güvercin olur, sonra da Dilber. Namlı Dilber, Zürafa Sokak, On Dört Numara’nın önünde kuyruklar oluşmasını sağlayan Dilber. Yaşlanıp geçkinleşince yeni Zehraların eğitmeni olur, namlı orospular yetiştirir. Artık Zürafa Sokak On Dört Numara’da, evin alt katında, kendisi olabileceği bir odası vardır. Odanın banyosunda da sırları dökülmüş, yarısı çatlak, çerçevesi paslı bir ayna. Aynaya bakarken Zehra olup yalnız kalacak, Güvercin olup ürkecek, Dilber olup İstanbul’u içine alacaktır. Öykünün sonunda yine Adem’le Havva mitine yer verilir. “Dilber,  hikâyenin sonunda yine sinirlenecek. Havva yasak elmaya heves etti diye her gün avucuna para sayan adamları günahsız, kadınların cümle varlığın kusur kabul eden herkese okkalı küfürler savuracak.”

Geleneksel, ataerkil anlatıların, hikâyelerin, mitlerin toplumlar üzerindeki etkisinin sorgulandığı bir öykü diye düşünmeden edemiyorum “Yedi Tepeli Şehrin En Namlı Orospusu” adlı öykü için. Geleneksel, hegamonik, baskıyı içselleştirmeye hizmet eden anlatıların toplumun biçimlenmesindeki etkisi konusunda neler söylemek istersiniz? Banyodaki ayna imgesini de sormak isterim. Aynadan net olarak alınamayan görüntü, belleğin parçalanması mı kadının bedensel ve düşünsel olarak yaşadığı parçalanmışlığı mı travmalar ve onlarla yüzleşme ya da yüzleşememe durumları mı? Ayna imgesini öykü bağlamında açarsanız sevinirim.

Nuray Elçin: Âdem ve Havva, dini bağlamından bağımsız olarak benim zihnimde her zaman ilk kadın ve ilk adamı, ilk aşk ve ilk kavuşmayı temsil ediyor. Yasak elmayı birlikte yediler ama suç ve günah sadece Havva’ya kaldı. Geleneksel anlatılar, mitler ve dini metinler çoğu zaman toplumsal cinsiyet rollerini doğallaştıran ve bilinç altında yönlendiren araçlardır, sanırım bu sebeple Havva günahın kaynağı, günaha sebep olan olarak aktarıldı; en azından toplumsal bakış açısında böyle anıldı. Bu öyküde kadının tarihsel olarak “günahın kaynağı” veya “ayartan” olarak kodlanmasına bir gönderme ve tepki var aslında.  Genelevlerde, pavyonlarda çalışan kadınlar, her zaman suçlanır, toplumdan dışlanır ama onlara giden erkekler aynı dışlanmaya veya suçlanmaya maruz kalmaz. Aynı şekilde, Zehra’nın isminin harf harf eksilmesi, ataerkil sistemin bireyi kimliksizleştirme sürecini simgeliyor. Toplum, kadını kendi arzularına göre isimlendirdiğinde, onun özgün “Zehra” varlığını yok ediyor.

Ayna, Dilber’in ruh halini ve toplumsal konumunu yansıtan bir araç oluyor bu öyküde. Sizin de ifade ettiğiniz gibi aynadaki görüntünün net olmayışı hem belleğin parçalanmasını hem de kadının bedensel/düşünsel bölünmüşlüğünü temsil ediyor. Ayna bir bütün göstermiyor; çünkü O Dilber de değil Zehra da değil, artık sadece tek bir kişi değil, kendisini bir birey olarak bütün olarak göremiyor. Aynanın çatlak olması bedensel ve düşünsel bölünmüşlüğünü, sırları dökülmüş ve paslı hali de onun kendi gerçeğiyle yüzleşme çabasını gösteriyor. Asla pürüzsüz bir yansıma yok, eksik, yarım, boşluklu bir görüntü çıkıyor ortaya. Dilber de bu boşlukların ve ondan alınanların arasında Zehra’dan kalanları bulma çabasında bir arınma çabasına giriyor.

“Edebiyat, temelde öz farkındalığın kazanılmasından itibaren insanın hayata, yaşadığı sıkıntılı dönemlere, var olma kaygılarına başlı başına bir çare diye düşünüyorum.”

Münire Çalışkan Tuğ: “Yine Gel Aslanım” bir devam öyküsü. İlk öykünün bıraktığı yerden Zürafa Sokak On Dört Numara’nın müdavimi olan emekli bir adamın gözünden anlatılıyor öykü. Hayatı boyunca düzgün bir yaşamı olmuş, hep evi ile işi arasında gidip gelmiştir. Emekli olunca durum değişir, evde sıkılmaya başlar, hatta bir gün saçındaki son siyah teli görünce iyice dip yapar. O gün kahveye gider, sonraki günlerde de. Kahveden meyhaneye, oradan da Zürafa Sokak On Dört Numara’ya düşer yolu. Varını yoğunu bitirinceye kadar oradadır artık. Parası bitince oraya da kabul edilmez, üstelik hayatın tüm zevklerini kendine tattırdığını düşündüğü Münevver şimdi aynı sözleri başka bir adama söylemeye başlamıştır. Ekonomik sıkıntı yüzünden ev ve araba satılmış, oğullarının yanına taşınmışlardır. Gelini ve oğlu kendileri yüzünden kavga etmeye başlamışlardır.

Öykü ile ilgili bu ayrıntıları verdikten sonra sormak isterim, bu adamın emeklilikten sonra yaşadığı savrulmada hayatında işinden başka bir uğraşının olmamasının, herhangi bir sanat dalı ile ilgilenmemesinin, kitap okumamasının dolayısıyla da içine doğru derinleşememesinin payı nedir? Edebiyat veya diğer uğraşlar insanın hayata tutunmasına nasıl bir katkı sağlar ya da sağlar mı?

Nuray Elçin: Bu öyküde emekli kadınlar ve adamlarla ilgili birçok gözlemim var. Yıllarca iş ve ev arasındaki o dar koridorda yürüyen biri için emeklilik, sadece bir dinlenme dönemi değil; aynı zamanda dış dünyadaki kimliğini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu yüzden adamın yaşadığı bu savrulmaya, aslında boşluk travması diyebiliriz. Bunun sebebi ise sizin de belirttiğiniz gibi içsel derinleşme eksikliği, toplumun ona verdiği rollerdeki gücün ve durduğu yerin zayıflaması olabilir. Adam hayatı boyunca kimliğini tamamen dış etkenler üzerine kuruyor. Memuriyet, babalık, kocalık. Bu roller elinden alındığında veya rutin sona erdiğinde, geriye kendisinden hiçbir şey kalmadığını fark ediyor. Yeniden var olma çabası ise böyle bir yola girmesine sebep oluyor. 

Edebiyat veya diğer uğraşlar sadece emeklilik süreci için değil temelde öz farkındalığın kazanılmasından itibaren insanın hayata, yaşadığı sıkıntılı dönemlere, var olma kaygılarına başlı başına bir çare diye düşünüyorum. Yaşam bir çaba üzerine kurulu ve bu çabayı destekleyecek bireysel destek alanlarına hepimizin ihtiyacı var.

Münire Çalışkan Tuğ: “Başlangıçta Her Şey Toz Bulutuydu” adlı öykünüz ironik bir metin. Dil ve anlatım da bu ironiye uygun olarak yer yer şakacı, alaycı, eğlenceli yer yer de vurucu, sarsıcı bir işlev üstleniyor. Aklımızla duygularımızın örtüşmediği anlardaki ikilemlerimiz, yaşadıklarımızı kafamıza oturtamadığımız ama oturtmuş gibi yaptığımız; olayları, ezberlediğimiz- kavradığımız demiyorum-yarım yamalak teorilerle açıklamaya çalıştığımız, sonrasında da her şey toz bulutuyken göremediğimiz gerçekliğe uyandığımız durumlarımızı anlatan bir öykü “Başlangıçta Her şey Toz Bulutuydu”.

Bu açıklamalardan sonra öykünün yazarı olarak size sormak istiyorum. Bu öykü bağlamında, gerçeklik nerede kırılıyor, bu kırılma öykünün diline nasıl sızıyor?

Nuray Elçin: Bu öykü aslında baştan sona toz bulutu. Kadının yaşadığı deneyimlerle yüzleştiği ve aradığı o kusursuz adamı bulduğunu düşündüğü bir gece, bu yüzden adamın bir adı yok, çünkü öyle bir adam yok.

“Sanırım insan hep daha fazlasını arıyor ve istiyor. “

Münire Çalışkan Tuğ: “Bir Gece Tiyatrosu“, “Bütün ömrüm, yankısı bile olmayan bir sessizlikten ibaretti,” diyen bir kadının hikâyesi. Bu öyküde anlatıcı “Yaşını başını almış, görmüş geçirmiş diyebileceğimiz bir kadının ölümü elbette hikâye konusu değildir,” diyor. Bir öykü yazarı olarak size öykü konuları nasıl, ne zaman, nerelerden geliyor? Bir imge, bir görüntü, bir anımsayış, bir yaşanmışlık…

Nuray Elçin: Bu öykü özelinde konu, pencereden baktığımda sokak lambasının altında gördüğüm bir çift üzerinden gelişti diyebilirim. Genelde ise başka hayatların yine başka hayatlara nasıl baktığıyla ilgilenirim. Bir kadının ya da adamın başka bir kadın ya da adama, onların hayatına belki imrenmesi, belki kendi hayatını kıyaslaması yine çok gözlemlediğim bir şey. Sanırım insan hep daha fazlasını arıyor ve istiyor. Cevahir Hanım için de böyle, hayalinde başka bir kadın olmak istedi haklı olarak ama o hayal ettiği, zihninde yarattığı kadın da başka bir hayata özlem duydu. Bu hep böyle.

Münire Çalışkan Tuğ: Kimi öyküleriniz- Yüzüklerin Hanımefendisi, Perdeleri Çiçekli Kumaştan, Başlangıçta Her Şey Toz Bulutuydu, Köpükler Dışa Taşıyor– beklenmez sonlarla bitiyor. Öykülerinizi okuru ters köşe edecek biçimde beklenmezliklerle bitirmenizin nedeni nedir? Bu tercihinizin metnin anlam katmanını derinleştirme ve okurun alımlama süreci üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nuray Elçin: Öykülerin beklenmez sonlarla bitmesi bilinçli olarak amaçladığım bir şey değil aslında. O öykü kendini o yolda buluyorsa ve ben bundan memnun kalıyorsam öyle bırakıyorum. Küçük tatlı bir oyun diyebilirim. Okuru şaşırtmak amacı olmayan, temelde öyküyü en sonda yeniden başlatmayı amaçlayan minik tatlı bir oyun benim için. Böyle sonlarda öykünün başka bir evrende hangi versiyonda devam ettiği merakı bana keyifli geliyor.  Baştan sona belirli bir kalıpla, muhtemelen şöyle olacak denilen bir akışı en sonda bozup yıkmak, en sonda öyküyü bitirmek yerine okurun zihninde yeniden başlatmak sihir gibi bir şey bence.

“Yaşamın her alanında dışına çıkmak, kuralları yıkmak, kendi özgür alanımızı
yaratmak üzerine bir çabamız var.”

Münire Çalışkan Tuğ: “Üç Vakte Kadar, Yüzüklerin Hanımefendisi, Bir Gece Tiyatrosu, Yedi Tepeli Şehrin En Namlı Orospusu” adlı öykülerinizde geleneksel yaşam biçiminin, toplumsal baskının, söylemin ve eylemin kişiler üzerindeki olumsuz etkilerini görüyoruz. Yaptığımız işlerde, alacağımız kararlarda, daha doğrusu yaşamın nerdeyse bütün alanlarında etrafımıza çizilen çemberin içine çekilmeye çalışılıyoruz. Bireyin teslimiyet üretmesine yol açan bu çemberin kırılmasında okuma, yazma ve ilgi alanlarımıza yönelik etkinliklere yoğunlaşmanın rolü nedir? Kendimizi özgür bireyler olarak var etmek için bu çemberi nasıl kırarız?

Nuray Elçin: Bu çember aslında hayatın kendisi oluyor. Bu yüzden yaşamın her alanında dışına çıkmak, kuralları yıkmak, kendi özgür alanımızı yaratmak üzerine bir çabamız var. Bu çabanın kaynağı, “Hayat bu kadar, böyle” demek yerine, “Başka bir dünyalar da var, başka bir hayat var” isyanının beslediği bir arayış. 

Bu arayışta okumanın, yazmanın, edebiyatın ve sanatın diğer dallarının rolü çok büyük. Zihnin var olan sınırları aşması bedenin aşmasından daha kolay, bu sebeple zihni besleyen her ilgi ve uğraş, insanı bambaşka bakış açılarıyla besler ve sınırları aşmayı mümkün kılar.

Münire Çalışkan Tuğ: “Köpükler Dışarı Taşıyor” adlı öyküde anlatıcı, yaşamı ile ilgili önemli kararlarını bulaşık yıkarken aldığını söylüyor. Oldukça bilinçli bir kadın. Düzenli olarak danıştığı bir psikoloğu da var. Son bir karar daha alması gerekiyor, yine bulaşıkların başına geçiyor. Kararını veriyor.  Karar gereği evinde düzenleme de yapıyor. Tam “Karakter dönüştü,” diyeceğimiz anda tekrar başa sarıyor her şey. Öyküdeki dışarı taşan köpükler, çıkmayan lekeler, kokular, yağ, kir, yirmi yıldan fazladır sevilerek giyilen kedi desenli pijamalar öykünün içeriğini genişleten, derinleştiren imgeler.

Bu öyküde anlatılan insanlık hallerinden hareketle “Bir insan, kendi sınırlarını ve gereksinimlerini düşünsel olarak fark ettiği halde duygusal bağ ve alışkanlıklar karşısında bu sınırları korumakta neden zorlanır?” diye sorsam.

Nuray Elçin: İnsan beyni ile kalbinin birbiriyle bu kadar güçlü bir bağı olmasına rağmen o bağın yine aynı derecede zayıf olması belki de hem en güçlü hem de en zayıf tarafı. Hayat matematikten ibaret olmadığı gibi peri masalı ihtişamında da değil. Zihinsel düşünme süreçleri ile duygusal bakış açısı birbirine bence tamamen zıt işliyor. Beynin bu doğru veya yanlış dediğine kalp tam tersi yaklaşabiliyor. Bunu dışarıdan bir gücün yönlendirmesi bence oldukça zor çünkü o gücün de aynı yere dokunması gerekiyor. 

“Benim için var olma çabası, hayatı sorgulama, anlam arayışı gibi tüm kaygılarımı
bıçak gibi kesen bir dönüşüm oldu yazma süreci.”

Münire Çalışkan Tuğ: “Latife Hanım Muamması”, yazan kadınlar ve onların tedirgin kocalarının konu edildiği bir öykü. Kocanın öykü karakterlerinde kendini görmesi, kadının edebiyat alanında hızla tanınması, kitabının yayımlanması sonucu adamın geri planda kalması sorun oluyor tabi aile içinde ama adam bükemediği bileği öpüp kendisi için övünülecek bir yan buluyor yine de: “Düşünüyorum da ona âşık olmasaydım Latife meşhur bir yazar olamayacaktı.” Öyküde kadın dayanışması ve son dönemde çokça öne çıkan otobiyografik anlatılara da göndermeler olduğunu söylemek olası.

Bu söyleşi ekseninde geç bir soru ama öykünün içeriğine uygun olarak sorayım, sizin yazma süreciniz nasıl gelişti? Yazan bir kadın olarak güçlenme, kendinizi gerçekleştirme noktasında benliğiniz psikolojik olarak nasıl dönüştü, hatta soruyu şöyle de biçimlendirebiliriz: Yazmak sizi nasıl dönüştürdü, yazmanın sizin üzerinizdeki etkilerinden söz edebilir misiniz?

Nuray Elçin: Yazma süreci benim için bambaşka bir evrende yaşamak. Bir öyküye başladığım ilk cümlede onun yaşamına dahil olurum. Bazen eğleniriz bazen üzülürüz. Bazen kızar bazen küseriz ama o evrende o hayatın içinde birlikte ilerleriz. Benim için var olma çabası, hayatı sorgulama, anlam arayışı gibi tüm kaygılarımı bıçak gibi kesen bir dönüşüm oldu yazma süreci. Yaşamın içindeki iyi kötü tüm halleri oturup baştan yazma ve yaratma gücü verdi. Hükmedebileceğim bir alan sağladı. Bir öyküye başlayıp bitirdiğim zaman, öncesinde uzun uzun kavga ettiysek ve birlikte dönüştüysek, istediğim gibi olduysa bir de en güzelinden sevdiysem öyküyü, içimde tarifi mümkün olmayan bir neşe olur ve her şeye değer çünkü neşe insanı öyle kolayca bulmuyor.

 “İnsan ağlamayı bırakınca unutmayı aramaya koyulurmuş.”

Münire Çalışkan Tuğ: “Şuncacık Bir Mesele” adlı öyküde Ada’daki yetimhanenin yanması sonucu oradan kurtulan çocuğun bir esnafın yanına- Mehmet Usta- verilmesi, orada meslek sahibi olması, sonra da Mehmet Usta’nın kızı ile evlenmesi anlatılır. Mehmet Usta ölünce oraya yetim olarak gelen, sahiplenilen, işi öğrenen genç adam bir dağılma yaşar. Bu dağılmayı ben Oedipus Kompleksi olarak değerlendirdim. “Kendin olabilmek için babayı öldürmelisin.” Aile sefaletin eşiğine gelir. Bir de çocukları vardır. Anne her şeyi kabullenmiştir, babayı hep affeder ama çocuk affetmez, hatta annesine kızar babayı affettiği için.

Bu öyküde anlatılanlarla ilgili olarak özgürlüğü ve onun sınırlarını sorguladım. O güne kadar yetimliğin etkisi ile özgür olamayış mıdır Mehmet Usta’nın ölmesi sonrasında yaşanan gelişmeler? Özgürlüğün sınırlarını belirleyen nedir? Köksüzlük insanların ruh halinde nasıl bir karmaşa yaratır, çocukluk insanın kara kutusu mudur? Bir de öyküde geçen “İnsan ağlamayı bırakınca unutmayı aramaya koyulurmuş,” sözünü öykü bağlamında açmanızı istesem.

Nuray Elçin: Bu öykü temelde minnet duygusu ve elde edilen aidiyetin sınırları üzerine kurulu, Mehmet Usta sayesinde hem yetimliğinden hem vatansızlığından kurtulan ve güvenli bir alana sahip olan karakter, o alandaki kayıpla yine başa dönüyor, kendini bir yere ait hissetmeme dağınıklığına savruluyor ve bununla baş edemiyor. Çünkü bilmiyor. Hayatı bir minnet borcu üzerine kurulmuş ve o hayatı sevmiş. Bu özgürlük değil, güvenli bir kafes aslında ve kafesin dağılmasıyla uçmayı zaten bilmeyen bir kuşun, kafesten çıkmak yerine o demirlere çarpışını görüyoruz. Özgürlüğün sınırlarını çoğu zaman yasalar değil, vicdan ve aidiyet belirler. Usta ölünce vicdani sınırlar da ortadan kalkıyor çünkü artık borçlu olduğu kimse yok. Karakter hem başka bir vatanda hem de yetim, kök salacağı topraklarda değil, yani bir yere ait değil. Var olan bir köke tutunma çabası da onun kaybıyla birlikte son buluyor.

Evet, çocukluk insanın kara kutusudur. Çocukluğu Mehmet Usta’nın şefkati ve merhametiyle örülü olsa da küçükken yaşadığı travmalar onun bu savrulma sürecinin temel dayanağı, sadece ortaya çıkmak için bir çatlak gerekiyor. Çocuklukta yarım kalan tüm birey olma, ait olma duyguları, yetişkinlikte bir “dağılma” olarak ortaya çıkıyor.

 “İnsan ağlamayı bırakınca unutmayı aramaya koyulurmuş,” yasın yaşama dönüşme tanımı benim için. Yas bitmez, kayıplar yerine gelmez, ama ağlamak bir gün biter. O bitince yerine unutmak gelir, yavaş yavaş unutmaya meyleder zihin.  Hayatta kalmak için yeni bir sığınak arayışı diyebilirim.

Münire Çalışkan Tuğ: Geçmiş ve şimdinin anlatıldığı, iki zamanlı öykünüz Devridaim’de kuşaklar farklı olsa da yaşananlar neredeyse bire bir aynı. Boğuk, uğultulu, hiç kesilmeyen sesler duyuyoruz öykü boyunca. Damlayan musluklar, kapı gıcırtıları, çekmecelerin sesleri, patlayan ampuller ve sürekli yakınan kadın sesleri… Buna rağmen erkek karakterler suskun, içine gömülmüş, duymayan veya duymazdan gelen kişler. Öyküyü erkek karakterin, oğulun, gözünden dinliyoruz. Oğula göre anne talep ederken baba sustukça susuyor, o sustukça evdeki her şey sanki “Artık harekete geç,” diyor. Baba bütün bu sesler içinden sıyrılıp balkona çıkıyor, uzunca bir süre bekledikten sonra sigarasını yakıp yavaş yavaş içiyor. O böyle yaptıkça sesler artıyor, gergin suskunluk sinir bozuyor. Oğul ise anneyi suçluyor. “Sanki annem konuştukça babam eksiliyor. “Beceriksiz bu adam,’ dedikçe saçları dökülüyor, ‘pısırık’ dediğinde kilo veriyor, ‘sefil’ dediğinde küçülüyor babam.” Sonunda baba ölüyor ve anne onun ölümüne ağlıyor. Oğula göre hiç sevmemiş kocasını annesi. Şimdiki zamanda ise benzer durumu akan bir musluk üzerinden oğul ve eşi yaşıyor. Kadın karakter Figen “Musluk yine damlatıyor.” Diyor. Sesi bıkkın ve yorgundur. Anlatıcı geçmişten getirdiği yaşanmışlıkla “Bana kızdığını, beni hiç sevmediğini ama öldüğüm zaman arkamdan ‘Gitti aslan gibi kocam!’ diye ağlayacağını düşünüyorum,” diyor.

Kitabınızın adının “Baht Oyunları” olmasını da düşünerek soruyorum. Eğer bu yaşananlar bir oyunsa ve bir lanet gibi geçmişten bugüne devam ediyorsa, oynadığımız bu oyunu bir yerlerde kesip aksayan, iyi gitmeyen, yenilgi ile bitmesine neden olan yanları üzerine düşünüp oyunu yeniden kurgulamak ve gönlümüzce, zevk alarak oynamak varken bunu neden yapmıyoruz? Yazgı, “Baht Oyunları” deyip geçmek yakındıklarımızın sür git devam etmesi değil mi?

Nuray Elçin: Kader, yazgı deyip kabullenmek toplumun en büyük kaçış mekanizması diye düşünüyorum. İnsan iradesi olan ve bir noktaya kadar hayatını kontrol etme yönlendirme gücüne sahip bir canlı. Bize öğretilen ise, kader böyleymiş deyip kabullenmek ve bir eylemsizlik haline geçmek. Aile tüm bu öğretileri birbirine nesiller boyunca aktarıyor. Kadınlar evdeki baba figürünü, erkekler evdeki anne figürünü bilinçsizce kendine eş olarak arıyor. Doğrusu, olması gereken bu denilen yine bilinçsiz seçilen ama bilinçli olarak yaşanan bir süreç. Çünkü alışkanlıklar, bilinen alanlar bizim güvenli, konforlu alanımız ve bunu bozmak istemiyoruz. Bahtımız bize oyunlar oynuyor, biz seyirci olarak izliyoruz. Oyuna müdahale etme gücü herkeste yok maalesef. 

Münire Çalışkan Tuğ: Sorularımızı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederiz. 

Nuray Elçin: Çok keyif aldığım bir söyleşi oldu. İncelikli okumanız, muhteşem çıkarımlarınız ve özenli sorularınız için, emeğiniz için ben de çok teşekkür ederim.

.