28 Ocak 2026
SEVDA YÜKSEL

“Yalnız şair olarak yaşamak. Ömrünü sadece eserine ve güzelliğe vermek, işte bütün ömrümce temenni ettiğim.”
Batumlu Kadı Hüseyin Efendi’nin İstanbul’da görevli bulunduğu 1901 yılında bir oğlu dünyaya gelir. “Ahmet Hamdi” adı verilen bu çocuk, babanın görev yerinin sık sık değişmesi nedeniyle Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarında büyür. Aile, 1915’te Musul’dadır. Ahmet Hamdi, ilk gençlik yıllarına yeni adım attığı o günlerde, tifüse yakalanan annesi Nesime Bahriye Hanım’ı kaybeder. Liseyi Antalya’da bitiren genç adam, 1919 yılında üniversite öğrenimi için doğduğu şehre yeniden döner. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin açtığı yolda adımları kararlılık kazanmakta gecikmez. İlk şiirleri, yalnızca iki yıl sonra 1921’de yayımlanır. 1960 yılında günlüğünde dile getireceği dileği, yaşamdan beklentilerinin yıllarla pekiştiğini ortaya koyar: “Yalnız şair olarak yaşamak. Ömrünü sadece eserine ve güzelliğe vermek, işte bütün ömrümce temenni ettiğim.”
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yapıtlarına ve güzelliğe verdiği ömrü, kişisel olarak karşıtlıklar içinde geçer. Pek çok kusuru olduğunu düşünür ve bunu da yalnızlığına bağlar: “Mamafih benim çok kusurlarım var ve bunlar biraz da yalnız hayatımdan geliyor.” Kişisel mutluluk düşüncesinin kafasında zalim bir hedefe dönüşmesinin verdiği huzursuzlukla evlenmemiş olmaktan pişmanlık duyar. Kadın sorunları başta olmak üzere insan iradesinin gerekli olduğu yerlerde hep yenilgiye uğrayan Tanpınar “Kadın bana daima en çapraşık yollardan geldi.” diye düşünür.
Tanpınar’ın “Bir eser bizde ömrümüz boyunca mevcuttur,” sözüne yapıtlarının insanın ömründen beslendiği düşüncesi eklendiğinde bu, Tanpınar’da rahatlıkla görülür. Huzur romanında işgale uğrayan Anadolu’yu, Sahnenin Dışındakiler‘de işgal altındaki İstanbul’u anlatırken kendi tanıklıklarından, izlenimlerinden yararlanmıştır. Ayrıca günlüklerinde yapıtlarına ilham veren bir kadının varlığından söz eder: “Bu kadın hakikaten hayatımda bir rol oynadı. (…) ‘Evin Sahibi’ kayıtsız şartsız onundur. Aynı kitapta bulunan ‘Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ onundur. ‘Beş Şehir’ onunla başladı (Bursa), onunla devam etti. ‘Yaz Yağmuru’nda ‘Teslim’ bile onunla başladı. (…) ‘Huzur’ odur. Diğer eserlerim de nesirlerim de hep o. Kitaba aldığım şiirlerin (‘Şiir’, ‘Sen akşamlar kadar’, ‘Bu akşam’, ‘Gezinti’den gayrısı) ‘Eşik’in son havası onundur. Şu halde ona ihtiyacım vardı. O bende yazı yazma hevesini declanche etti. (…) Demek ki iyi kötü eserlerimle bu maceranın mahsulüyüm.”
Tanpınar’da kadın söz konusu olduğunda bize “Mutlu kadın yoktur,” düşüncesinin eşlik etmekte direttiğini görürüz. Çünkü mutlu yaşamlar da yoktur.
Edebiyat yapıtlarında okurlara sunulan dünyaların, kurmaca dünyalar olduğu sık sık anımsatılır. Edebiyat, bir yandan yaşamı taklit etmekten sakınırken bir yandan da ondan beslenir. Ahmet Hamdi Tanpınar’da “kadın gerçeğini” ele almak istediğimizde anlamaya çalışacağımız kadınları, kurmaca yaşamlardan, yaşadığımız dünyaya çağırırken işimizin kolay olmayacağını kabul etmek zorundayız. Doktor Cemal’in belirlemesini onaylayarak yinelersek “hayatın mutlak şekilde yarısı olan kadın” tek başına nasıl yaşamın kahramanı değilse aynı biçimde kitapların da değildir. Yan yana koymadan erkeği ya da kadını anlamak, eksik anlamak olacaktır. Var oldu olalı kaderleri birbirlerine bağlı olan kadınlar ve erkekler, bazen mutlulukları çoğaltmış bazense elemlere boğulmuşlardır. Tanpınar’da kadın söz konusu olduğunda bize “Mutlu kadın yoktur,” düşüncesinin eşlik etmekte direttiğini görürüz. Çünkü mutlu yaşamlar da yoktur. Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan insanlar, çemberlerini genişletmeye çalışırken ister istemez zorlanacak, yalpalayacaktır. Bir de bu sıkışmışlık savaşlarla gölgelendiğinde çember iyice daralacaktır.
Hep söylenegelen ve kabul gören bir gerçeği bir kez de bir roman kahramanının, Tevfik Bey’in, ağzından duyduğumuzda “Dünya çok değişti, daha da değişecek.” “değişmek” sözcüğü, olumlu ve olumsuz çağrışımlara açık olmasıyla düşünce dünyamızda kendisine bir yer arayacaktır. Osmanlı toplumunda Tanzimat’la başlayan değişimlerin “kadın”a nasıl yansıdığı sorusuna vereceğimiz yanıtlar “Tanpınar’da kadın gerçeği”ne de açıklık getirecektir. Bu nedenle Tanpınar’ın romanlarında karşımıza çıkan kadınları tanımak durumundayız.
Tanzimat Fermanı, Sultan Abdülmecit döneminde 1839’da ilan edilir. Sultan Abdülmecit ölümüne kadar (1861) tahtta kalır. Onu Sultan Abdülaziz izler. O da 1876’da tahttan indirilene kadar (15 yıl) Osmanlı’nın girdiği Batılılaşma sürecini sürdürür. V. Murat’ın üç aylık saltanatından sonra Abdülhamit, sultan ilan edilir.
Atiye Hanım (Mahur Beste)
Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma süreci, Saray eşrafından Ata Molla’nın kızı Atiye Hanım’ı da Çamlıca tepesinde arabayla gezintiye çıkanların arasına katar.

Kapılarını Batıya açmak, nasıl Osmanlı Devletinin önüne bambaşka bir yol sermişse Çamlıca gezintisi de genç kızın yaşamının yönünü değiştirir. Bu gezinti sırasında onu görüp beğenen bir şehzade, görenek dışında bu şehirli kızla evlenmek için Hünkâr’dan (Sultan Abdülhamit’ten) izin ister. Hünkâr, bu işe fena halde sıkılır. Ata Molla gibi “dessas bir muhterisin bir şehzadeye kayınpeder olması”nı aklı almaz. Bu işi halletmek için Ata Molla’nın kızını derhal evlendirmeye karar verir. Şûra-yı Devlet âza mülâzimlerinden Behçet Bey, himayesi altındadır. Atiye Hanım’la Behçet Bey’i birleştirecek emir, Hünkâr’dan gelince Behçet Bey’e de Atiye Hanım’a da buna boyun eğmek düşer.
Atiye Hanım, “mahza bir atıfet-i şahane” olarak kendisine verilen kocayı bir kapı aralığından görünce kederinden bayılır. Bütün gençlik düşleri, çocukluk yıllarında dinlediği masallar, okuduğu romanlar, bir yığın düşünce, yaşıtlarıyla baş başa geçen uzun konuşmalar, hepsi her şey onu bu adama mı hazırlamıştır?
Oysa Atiye Hanım, ablasının kaynı Doktor Refik’i sevmektedir. Atiye ve Refik, birbirlerini çocukluktan beri tanırlar. Onlar oyun arkadaşlarıdırlar. Atiye, küçük bir kızken, Refik 12-13 yaşlarında Galatasaraylı bir öğrencidir. Galatasaray’dan sonra Tıbbıye’ye girer. Atiye 13-14 yaşlarında iken birbirlerine söylemedikleri hiçbir sırları yoktur. Tıbbıye bitince Refik, Avrupa’ya gider (kaçar), orada okur, çalışır. Atiye, Refik’in kendisini unuttuğunu düşünür. Gerçeğin öyle olmadığını çok sonra öğrenecektir.
Yine de yetiştiği terbiye, kaderin karşısına çıkardığı kocayı sevmeyi Atiye Hanım’a öğretmiştir. Bu nedenle genç kadın, evini çabuk benimser. Biricik çocukları doğduktan üç gün sonra ölünce boş kalan annelik tarafıyla da kocasına bağlanır. Ancak Behçet Bey, karısını anlayabilecek yaratılışta değildir. Yalnız kendisine bakar, her şeyi kendi değerleriyle ölçer. Karısını kendisinden üstün bulur, ezilmemek için ondan uzak yaşar. Yavaş yavaş kabuğuna çekilmiş bir hayvana benzer. Karısının yakınlaşma çabalarına yanıt vermez. “Biçarelik fikri kendisinde bulunduğu için biçare olur.” Atiye Hanım’ın mutluluk düşleri avucunda kül yığınına dönüşürken olanaksız bir sabır ve teslimiyetin arkasına sığınmak zorunda olduğunu anlar. Karı koca yıllarca yan yana uzatılmış iki değnek gibi yaşar.
Ablaları, Atiye Hanım’ı boşanmaya teşvik etse de genç kadın buna razı olmaz. Kocasını bırakmayacak, sonuna kadar onun yanında, karısı olarak kalacaktır. Atiye Hanım’a göre ömrün büyük deneyimi, bir erkeğin sevdiği kadını o zamana kadar ölçmediği, düşünmediği birtakım tepelere taşımasıdır. “Aşkın insanın içinde sonsuzluk duygusu, bilinmez daüssılalar uyandırdığını” düşünen genç kadın, kendisine bu deneyimin yolunun kapalı olduğunun farkındadır. Bu nedenle kocasına karşı, aşkın yerini tutabilecek bir hayranlık duymayı bekler. Kocasının politikaya atılarak Sultan Abdülhamit aleyhine çalışanlara katılmasını ister. Bu isteğin arkasında Doktor Refik, varlığını hissettirir. Paris’ten İstanbul’a dönen genç adam, İttihat ve Terakki’nin kurucularındandır. İsmail Molla’yı ve Behçet Bey’i cemiyete sokar. Molla’nın evindeki küçük toplantılara Atiye Hanım da katılır.
Atiye Hanım, Doktor Refik’in İstanbul’a döndükten sonra sora sora kendisinin bir resmini yaptığını duyunca kendisinden on yaş küçük bir çocukla oynamaktan zevk alan genç adamın onu unutmadığını anlar. Aradan on beş yıl geçmiştir. Genç kadın, “Sahiden güzel, aşk olsun” diyerek resmin önünden ayrılır ve bir daha da bundan bahsetmez.
İsmail Molla’nın ölümünden sonra durum değişir. Behçet Bey, Doktor Refik’i saraya jurnal eder. Genç adam, tevkif esnasında kalp damarı kopmasından ölür. Behçet Bey’in verdiği jurnalin müsvettesi Atiye Hanım’ın eline geçince genç kadın bir daha kocasıyla konuşmaz. Bir yıl sonra da veremden ölür. Ölmeden evvel, Doktor Refik’le çok sevdikleri “Mahur Beste”yi mırıldanmaktadır. Behçet Bey, karısının ölüm döşeğinde “Mahur Beste”yi mırıldandığını duyunca ağzına eliyle birkaç kez vurmaktan kendisini alamaz. Bunun, genç kadının ölümüne neden olduğu kuşkusu aile arasında yayılır.
Behçet Bey, yalnız karısını değil babası İsmail Molla’yı da düş kırıklığına uğratmıştır. Yaşlı adam, tek çocuğunda bulamadıklarını küçüklükten beri tanıyıp beğendiği gelini Atiye Hanım’da bulur. Çok sevdiği bu güzel kadın, gelini olduğu için mutludur. Atiye Hanım da yaşadığı sürece yaşamını katlanır kılan bu yaşlı adamı sever.
Oysaki kadın, din kitaplarının insanoğluna bir nevi tuzak gibi gösterdiği, yaşam savaşımının ileriye bakan her göze tehlikeli bir engel gibi işaret ettiği mahlûktur. İsmail Molla, gençliğinde kadınları güzel, güzel olduğu kadar da ahmak bulur. Yaşı ilerledikçe onlarda “ilahi hikmet”in acayip bir deneyimini görmeye başlar, onlara katlanmaktan başka çare olmadığını öğrenir. O güne kadar kadınların sohbete elverişli olmayan mahlûklar olduğunu düşünürken gelini Atiye Hanım, yaşlı adamın biricik arkadaşı olur. Geliniyle hemen her şey hakkında konuşabilmektedir. Ona geçmiş zamandan, o günün işlerinden söz eder, Abdülhamit’i çekiştirir, devrin büyük vezirlerinin taklidini yapar, Fetvahane’yi, uzun zaman beraber çalıştığı bir yığın insanı anlatır, her sabah okuduğu havadisleri tefsir eder, işlerin kötü giden tarafını gösterir. Atiye Hanım, “Ben bir kadınım, bütün bunlardan bana ne?” demeden onu dikkatle dinler.
İsmail Molla, sona ermekte olan bir zevk, sefahat ve debdebe devrinin en güzel ve en iyi taraflarıyla yetiştiği için gelini Atiye Hanım’ı herkese güzel, süslü ve kibar göstermeyi, bir çeşit kişisel gurur sorunu yapar. Atiye Hanım’ın mevkiine ve şerefine yaraşır kıyafetler giyebilmesi, takılar takabilmesi için avuç dolusu para sarf etmekten kaçınmaz. Öyle ki genç kadın, az zamanda bütün İstanbul’un taklit ettiği kadınlar sırasına girer.
Atiye Hanım, derin bir şekilde yaşayabilmiş, kendisini gerçekleştirebilmiş ve yaşama kişisel bir çeşni verebilmiş midir?
İsmail Molla, yakından gözlemlediği, iyi tanıdığı gelininin yaşamında aksayan yönü fark etmekte gecikmez. Genç kadının evlilik yaşamı bir çeşit sürgüne benzemektedir. Istırabı, insanoğlu için gündelik ekmek, ölümü ise kader kabul ederken asıl davanın “derin bir şekilde yaşamak ve kendi kendisini gerçekleştirmek, ölümlü hayata şahsi bir çeşni vermek” olduğunu düşünür. Atiye Hanım, derin bir şekilde yaşayabilmiş, kendisini gerçekleştirebilmiş ve yaşama kişisel bir çeşni verebilmiş midir? Bu sorgulamayı zaman zaman yapar. Erenköyü’nde bir köşkte, Boğaz’da bir yalıda, Kanlıca sefaları, Şehzadebaşı gezintileri içinde geçen ömrünü, başka kadınların, en yakınında oldukları için özellikle ablalarınınkiyle karşılaştırdığında “kısır bir hayat”a “başka aydınlıklar” aramak gereksinimi duyar. Ablalarının birilerine kız arayarak, onları evlendirerek, ev bark sahibi yaparak, bu arada bol bol da onu bunu çekiştirerek geçen ömürleri küçük sulardadır. Onun başka bir ömrü olmalıdır. Bu başka ömrün kapısını açan anahtarlardan biri “anne” olmaktır: “Bir çocuğu olsa belki iş başkalaşırdı.”
Behçet Bey, on yıllık evlilik yaşamları boyunca karısının kendisiyle yaşamaktan hoşlanmadığını, hatta kendisinden nefret ettiğini bilir. Öyle ki karısının ölümüne de doktorların birbiri ardına sıraladığı hastalıkların değil, bu nefretin neden olduğunu düşünür. Nefret “basit bir şey”dir ve karısının bu nedenle ölümü beklemesi onun anlayabileceği bir durum değildir. Atiye Hanım, ölümünden birkaç saat önce kocasını yanına çağırır, “Bey, işte ölüyorum,” der. Orada fazla kederin yeri yoktur çünkü bir kadın, Behçet Bey’e en az lazım olan şeydir. O; kitaplarıyla, saatleriyle, ciltleriyle bundan böyle istediği gibi meşgul olabilecek, hiç kimse kendisini artık rahatsız etmeyecektir. Bu sözler Atiye Hanım için nasipsiz yaşamından alabildiği biricik intikam olur.
Yararlanılan Kaynaklar:
Haz. İnci Engünün/Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Baş Başa, Dergâh Yayınları, 5. Baskı, İstanbul 2013, s.214.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste, Yapı Kredi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul 2001.
.
