Karadeniz Yaylalarında Çocuk Olmak

27 Şubat 2026
YAYLA BOZTAŞ

Maçka 1950’lı yıllar

Yaylada Yaşayan Bir Çocuk Olmanın Dayanılmaz Mutluluğu

Sevgili Ömer Seyfettin, bir  öyküsüne “Ben Gönen’de doğdum”  diye başlar. Ona  öykünerek “Ben yaylada  doğdum” demek geçiyor içimden. Trabzon’un Maçka ilçesinin Yeşilyurt köyünde  bile  değil o köye bağlı bir yaylada doğdum ben. 

Sonbahar ve  kış aylarını Trabzon’da, ilkbaharı köyde, yazı yaylada  geçiren şanslı bir çocuğum. Adı geçen bu yerlerde çok özel anılar, görüntüler, özgün tasarımlı evler, gittiğim okullar (ilkokul, orta okul, lise) çocukluğumun  vazgeçilmezleri… Komşularımızın, adları, giyim tarzları hatta ses tonları bile hâlâ  aklımda.

“İskender Paşa Mahallesi Deniz Sokak No:8” aklımdan hiç çıkmayan bir adres. Çocukluk döneminde evler, küçük yüreklerde derin izler bırakıyor. Mavi boyası yer yer solmuş giriş kapısının sağ üst köşesine çakılmış, 8 rakamını aradan  uzun yıllar geçmesine karşın asla unutmadım. Kapıyı tutup çektiğimde çıkan çıt sesini de… Narin  bir kadın eli şeklindeki tokmağın kapıda çıkartttığı madeni tını, kapının üzerindeki sac siperlikte yağmur damlalarının dansı, gecenin içinde yankılanan kedilerin aşk ezgileri de çocukluğumun unutulmazları arasında.

Deniz Sokak, kol kola girmiş insanlar gibi birer duvarları ortak bahçeli evlerin sıralandığı; Arnavut kaldırımlarında ayak sesleri yankılanan, alçak gönüllü, şirin bir sokaktı… Adını sahildeki ana caddeye inip denize ulaşmasından alırdı. Sağa sola ayrılan küçücük dar sokaklarda eski Trabzon evleri, yan yana, kucak kucağa, komşu komşu otururdu. Bu evlerde  oturan herkes dosttu, arkadaştı, birbiriyle sıcak ilişkiler yaşayan, yardımlaşan, paylaşan insanlardı. Hiç yalnızlık çekmezdik. Bu sıcak  ilişki büyük  kentlerde bulunamayacak bir lükstü.  

Annemle “Balkon Bayanlara” seanslarında sinemaya gider, o zamanlar çok popüler olan  Yeşilçam  filmlerini  izlerdik. Köyden kente  doktora gelen  kadınlar bizde  konuk olur, annem bazan onları da sinemaya götürürdü. Ömründe ilk kez  sinemaya giden  konuk kadın,  görüntüleri canlı sanarak, silah çeken  adamları görünce  çığlık atıp kaçmak istemiş.  Bu anlatılınca hem güler hem üzülürdük.

Pazar sabahları fırının önünde elimdeki  tepside  pide malzemesiyle kuyrukta beklemek, pidelerin tahmini çıkış saatinde tekrar fırının önüne gelip iştahla bekleyen ev halkına  meşhur Trabzon pidelerini  yetiştirmek daha çok bana düşerdi. Bunu başardığım için  sevinirdim, pazar günlerimizin  değişmez  keyfiydi.

Nisan göz kırpınca annemde köye gitme  isteği canlanırdı. Fındık ağaçlarının dibinde biten  Çuha çiçekleri,  dallarda tomurcuklanan yeşilin her rengi anneme  kimselerin göremediği  sessiz bir  çağrı olurdu. Kentteki baharı beğenmez,  boynu bükük  köyünün onu özlediğini  söylerdi. 

Önce köye çıkardı annem. Okullar kapanınca da yaylaya. Mayıs ayının o deli baharı, egzoz  dumanlarının  kirletmediği bütün tazeliği ve  anaç kucağıyla her yeri yeşil bir ipekle  örttüğünde, annem sifin*, komar* çalılarının arasından, her türlü orman ağacının ağırbaşlı gölgesinin altından saatlerce yürüyerek  yaylasına  ulaşırdı. 

Ben çok şanslı bir  çocuktum, doğa düşkünü bir  annem, köyde evimiz vardı. Herkes sıcaktan, kentin boğuntulu havasından  bunalıp kaçacak yer ararken  biz kent kaçkınları çam ormanlarının  yemyeşil çayırların, derelerin olduğu yaylaya çıkardık. 

Böyle bir  yerde yaşamak bende çok derin izler bıraktı,  çok  coşkulu bir  doğa, hayvan sever, yeşil düşkünü bir insan olmayı yaşadığım coğrafyaya, köyüme, yaylama borçluyum. Yazdığım  sayfalar  dolusu  çocukluk anılarım yemyeşildir. Her yanında hayvanlar koşuşturur, başını uzatır, ellerime  sürünür. Çiçekler kokusunu sürer saçlarıma, orman meyveleri damağıma tat olur. 

Sonbaharda okullar açılıncaya değin annemin yanında olurdum. O köye inerken  ben kente babamın yanına okuluma giderdim. Annem de en kısa zamanda istemeyerek de olsa Trabzon’a yanımıza gelirdi. Birlikte getirdiği, meyveler, cevizler, fındıklar, yaylamızda yaptığı peynirler, yağlar, bir öğretmen evinin kışını şenlendiren  ürünler hep annemin  becerikli elinden çıkar, bütçemize önemli bir katkı olurdu.

Yaylada yapabileceğim işlerden arta kalan zamanda kendimce zaman geçirir,  yeşilin  kucağında özgür,  rahat günler yaşardım. Ben dönme dolaplara binmedim, öyle kentte yaşayan çocuklar gibi lunaparklara gitmedim ama adı doğa olan  tahtaravalliden  hiç inmedim. Bir uçta ben, bir  uçta sevgili hayvan  dostlarımla göklere ağıp yeşillere düştüm, doyumsuz kahkahalar attım. 

Yaşamına tanık olduğum kendilerine göre dünya görüşleri olan, genç, yaşlı, orta yaşlı kadınlar… Yöresel kültürün, dilin tadına varmak, her yerdekinden daha çok yıldız dolu gökyüzünün altında yaşamak… Koskocaman ayın aydınlattığı ıssız, pusmuş geceler. Doğayı, hayvanları sevmemin ilk adımları. Beni ben yapan   bütün duyguları veren yayla yaşamı. Herkeste olmayan bu duygular zaman zaman başıma dert olmadı değil. Bu aşırı tutkum, başkalarından farklılığım, hep karşı duran, her şeyi gören, huzursuz biraz da huysuz bir insan durumuna soktu beni. Çocukluktan başlayarak kesilen ağaçlar, dövülen hayvanlar için ağlayan, yaşadığım evden ayrıldığımızda hüzünlenip düşler gören, arkamda bıraktıklarımı delice özleyen biriydim ben. Duygularımı anlamayanlara göre  bazan anlamsız bulunurdu düşüncelerim. 

Böyle bir  coğrafyada yaşamanın  insana kazandırdığı başka bir ayrıcalık da bilmediğimiz değişik yaşamlara tanık olmak. Kendilerine göre dünya görüşleri olan, genç, yaşlı, orta yaşlı kadınları yakından tanımak. Kentteki kadınların  yaşadığı ayrıcalıklarla kıyaslamak, farkındalık edinmek. 

Yaylacı diye adlandırılan kadınların  yaşamları benim çocuk gözüme nasıl görünürdü?  Hepsi buğulu camlar ardından bana gülümsüyor şimdi. Bu yaşımda onların  çoğunun yaşamadığını, ben  yaştakilerin şimdi birer yaşlı, hasta  kadın olduklarını yüreğime çöken ince bir hüzünle  duyumsuyorum.

Onları her yerde, her zaman görürdüm. İneklerinin ardı sıra  ormana giderken, süt sağarken, otlarını biçerken, kuruturken bağlarken yüklenip taşırken. Sırtlarında her zaman içi çıra, odun dolu bir sepet, ormanda  budadıkları ağaçtan kırdıkları taze  yapraklar, ocaklarında yakılacak  çalı çırpı yükleri olurdu. Yüklerinden görünen sadece eğik başları ve zorla ilerleyen yorgun bacakları… Önlerinde  değnekle yola sokmaya çalıştıkları   can yongası inekleri. Yakınımdan geçerlerse  terden sırtlarına yapışmış giysilerini,  bir dala takılıp yırtılmışsa    tenlerini görürdüm. Yüzleri kırmızı, çalı gibi  sert elleri kocaman,  bakışları yorgun kadınlar…

İneklerin rahatı sağlanınca, alelacele yemeklerini yiyip su yoksa   çeşmeye, çamaşır varsa dereye giden, ineklerin sağım zamanına kadar  yapılacak bütün işleri  bitirip  ellerinde  beş şiş, bir  yumakla çorap örerek ineklerin  peşi sıra bir kez daha yola çıkan yine  kadınlardı. 

O zamanlar anlamazdım ama şimdi o ineklerin de şanslı olduğunu anlıyorum. Sabah akşam memelerinden  boşaltılan sütün  karşılığı  gezdirilen, yeşil çimenlerde   özgürce otlatılan,   taze yeşil yapraklar yiyen, yanlarındaki kadınlara arkadaş hayvanlardı onlar. Şimdiki gariplerden  nasıl da farklı. Sadece  yemliklere bağlanmış et gözüyle bakılan, habire yemesi için  önü doldurulan, sadece  doymayı ve  ölmeyi bekleyen hayvanlar.

 Sırtındaki kocaman yükün altında ezilen kadını sonraki gün çayırda tırpanla ot biçerken ya da dere kenarında ineklerini yıkarken o işi bitince ahırını temizleyip sepete doldurduğu gübreleri çayırına taşırken görürdüm. Hiç durmadan devamlı devinen, taşıyan, pişiren, yıkayan, sağan, çocuğuna bakan bu kadınlardan bazıları ara sıra bizim eve gelirdi. Onda olmayan bir limon, hasta  çocuğuna ilaç,  kesilen eline  tentürdiyot, maya için  ayırdığı yoğurdu çocuğu yemişse yoğurt mayası… Bizim evde  bulacağını umduğu  şeyleri istemek için gelen  bu yorgun kadının  bizimle oturmasını, bir şeyler yemesini, dinlenmesini isterdim. Kazandığım başka bir duygu, yardımlaşmak, paylaşmaktı bu yerlerde yaşarken. Eli bol annemin ikram için verdiği pötibör büsküviyi beline sıkıştırdığı peştemalının içine koyması analığın vazgeçilmez, evlat kayırma duygusunu  anlatırdı bana. Vicdanım huzur bulurdu.

Sisi meşhurdur, dağları göğü delen yaylaların. Günlük güneşlik bir gün, nereden  geldiği, hangi sihirbazın lambasından çıktığı  bilinmeyen sinsi bir sis görünmez bir cin gibi yayılırdı yayla çimenlerinin üstüne. Önce dağlar, sonra ormanlar,  daha sonra evler kaybolurdu. Akşam otlatması için yola çıkarılan inekler, kadın, yanındaki çocuk da  görünmez olurdu birden. Ellerim, giysim, alçalan sisten incecik boncukların takılıp ıslattığı  saçlarımdan başka hiçbir şeyi göremezdim. O anda birden uzaktan geliyormuş gibi duyulurdu bir çıngrak  sesi… İşte anlatılamayıp  duyumsanan,  insanın içine ılık ılık akan bir  melodi, ezgi, arya… Sis gelip yorganını doğaya  attığında  yoldaysanız, ormanın içinde yürüyorsanız bu kez  bir kadının  yorgun  sesinden bir Karadeniz türküsü   sisin içinden ağar göklere, çamların  koygun yeşiline, güneşin  emilmiş ışığına karışır, dağılır giderdi.. Hiç bitmezdi Karadeniz’de kadınların  sis türküleri.

Hep düşünürüm koca bir  ömür tüketip insanca yaşamanın sunduğu nimetlerden yararlanamayan  o kadınlar, sevgililer gününde armağan alınmadığı, evlenme  yıldönümleri  hatırlanmadığı, doğum günleri kutlanmadığı için birilerine küsmeyi, tavır  koymayı  düşündüler mi? Bırak armağan almayı ne zaman doğduklarını bildiler mi? 

Kocam  demekten utandığı için “Uşaklarun bobası” demekteki altsanma, yalnızlık,  kabulleniş ne kadar yürek acıtan bir duygudur. Erkek  çocuk sahibi olamadıkları zaman duydukları eziklik, devamlı üstlerine getirilecek  başka kadın korkusu,  küçük yerlerde ağırlıklı olarak hemcinslerinden gelen, daha çok  yürek sızlatan mahalle baskısı; çalışkan,  yetinen, kendi için  hiçbir şey istemeyi bilmeyen kadınların başka bir yüküdür. Odundan, ottan,  fındık çuvallarından ağır ezen bir yüktür.

Sırası gelenin rolünü oynayıp gittiği bir tiyatro sahnesinde bütün rolleri üstlenen bir oyuncudur  Karadeniz kadını. Kuliste ona yeni kostümlerini giydiren yardımcısı olmadan, aynı giysilerle her rolün altından kalkan güçlü bir oyuncu… Alkışsız, ödülsüz, suflörü olmayan   ezberi  mükemmel bir  oyuncu…

İşte duygularımı, ruhumu besleyen, zaman zaman hüzünle ansam da beni zenginleştiren, coşturan, farkındalığımı artıran coğrafyamın,  bana armağanı mutlu bir çocukluk…


Komar, Sifin: Karadenizde yetişen, Orman  Gülü de denen, mor ve  sarı renkli  sık dallı çalımsı bitki.  (Rhododendron ponticum.)

.