Diyarbakır’da ve Samsun’da Çocuk Olmak

15 Şubat 2026
AKIN ERSÖZ

Samsunlu Çerkez bir öğretmen olan baba ile Siirtli Arap kökenli bir öğretmen annenin çocuğu olarak görev yaptıkları Diyarbakır’da doğdum. On bir yaşıma kadar Diyarbakır’da yaşadık. Hemen her yazı da Samsun’da geçirdik. Ben hem Diyarbakır’dan hem de Samsun’dan beslendim ve güzel bir çocukluk yaşadım. 

Akın Ersöz anne ve babasıyla (1966)

Altmışlı yılların Diyarbakır’ı hemen her kentimiz gibi bahçeli evlerden oluşurdu. Kadim kent Diyarbakır’ın ama o yıllardaki Diyarbakır’ın etnik kimliklerle barışık bir yapısı vardı. İki katlı bahçeli bir evin alt katında otururduk. Bahçe komşumuz çocukken “Hristiyan” diye bildiğimiz bir aileydi. Çocukları arkadaşımızdı. Şairin dizelerindeki “Biz büyüdük ve kirlendi dünya,” diyeceğimiz ayrımlarımız yoktu çocuk aklımızda. Büyüklerimizde de yoktu.

Neler mi oynardık? Nasıl zaman geçirirdik? 

Erkek çocukların topla oynanan oyunları bitmez. İki taş koyarsan futbol maçı yaparsın. Pek beceremesem de futbol oynamayı, golcülere öykünmeyi severdim.

Kimi zaman kızlar da katılırdı oyunlarımıza. İki ağacın arasına ip gerersen voleybol sahası hazırdır. Ağaçların az da olsa olduğu bahçelerde saklambaç da oynanırdı. Yakan topu unutmayayım. 

Günümüz çocuklarının oynamadığı ya da bilmediği çelik çomak da oyunlarımızdandı. Kimi zaman bizim bahçede kimi zaman da komşu bahçelerde oyunlar kurulurdu. Annelerimiz çağırıncaya dek sokaklarda değil bahçelerdeydik. 

Yetmişlerin ortalarında annem ve babam Samsun’a atandı. Diyarbakır’daki oyunların benzerlerini Samsun’da da oynadık her ne kadar bir apartman dairesinde otursak da. Çevrede boş arsalar, yeşil alanlar hâlâ vardı. Diyarbakır’da adı bilye olan renkli cam oyuncaklar, Samsun’da cicili adını aldı. 

Çocukluk günlerinin üzerinden çok uzun yıllar geçti. O günlerden anları, kesitleri anımsadığım gibi çocukluğa iz bırakmış kokuları da anımsıyorum Diyarbakır’a, Samsun’a dair. Allı Güllü Perdeler* kitabımda yer alan bir öykümde yazmıştım. Oradan bir bölümle sözlerimi bitireyim.     

(…)

“Şimdi gözünüzü kapayın ve bana aklınıza geliveren yiyecekleri söyleyin.”

Yataktan kalkınca burnuma güzel kokular geldi. Hem yaz tatili hem de bayram sabahı, dayımlardayız. Diyarbakır’ın alev püskürten sıcağı henüz yüzünü göstermemiş. Balkona kilim serilmiş, yer sofrasına kahvaltılıklar dizilmiş. Reçeller, kaymaklar, zeytinler, peynirler. Hele de otlu peynir. Ekmek sepetinde taze pide var ama burnuma mahlepli, rezeneli çöreğin kokusu geliyor. İçeriye yöneliyorum. Mutfağın kapısından bakıyorum. Yengem ilk tepsiyi nihalenin üzerine koyarken ikinci tepsiyi fırına sürüyor. Nar gibi kızarmış çöreklerle göz göze geliyorum. Burnumda bütün görkemiyle çöreğin muhteşem kokusu.

Bu muhteşem koku ve manzara Müslüman’ın bayramında, Hıristiyan’ın Paskalya’sında yaptığı bayram çöreğidir. Adı Ermeni, Süryani ya da Diyarbakır çöreğidir. Fırından çıktı mı her yeri mahlep, rezene, tarçın kokusu sarar. O koku alır beni, çocukluk anılarıma götürür.

Parmaklarımın ucuna basıp odadan çıktığımda ev halkının uyuduğunu düşünüyordum. Askerlik şubesinin yanında, suyunun aktığını hiç göremediğim tarihi çeşmeden üç adım ötede iki katlı evin küçük mutfağından sesler geliyor.

Bafra’da bir arife sabahı. Yağmurlu, soğuk bir kış günü. Babaannem mutfakta. O da benim gibi erkenci. Mahallenin Hasibe gelini bol üzümlü, cevizli, tarçınlı nokulun ilk tepsisini kuzinesine koymuş bile. Bugün çarşıda, pastanede satılan nokullarla alakası olmayan başka bir lezzet kuzinedeki güzellik.

Babaannem ikinci tepsiyi hazırlarken ilki pişiyor. Kuzineden çıkan tepsiye bakışım nasıl ki babaannem “Ağzını yakma,” diyerek bir tane nokul veriyor.

Ev halkı kalktığında kahvaltı sofrasına oturulacak. Benim için kahvaltılıkların, hele de incir reçelinin, yağda yumurtanın ya da omletin mis gibi tarçın kokan üzümlü, cevizli nokul kadar anlamı yok. Nokul, belki lokumu çağrıştıran bir atıştırmalıktır ama Bafra’da bayramın adıdır, tadıdır. Olmazsa olmaz tatlısıdır. 

Hasibe Hanım’ın kuzinesinden belleğime kazınmış kokudur. O koku da alır beni çocukluk anılarıma götürür. Gözünü açarken aklına geliveren lezzetleri, çocukluk anılarının tatlı kokularını bir çırpıda söyledi: “Çörek ve nokul.”


*Allı Güllü Perdeler, Akın Ersöz, Mühür Kitaplığı, İstanbul, 2023

.