3 Mart 2026
MİNA TANSEL
Ankara’ya dönerken yolculuk sırasında yanımda oturan hanım Ankaralı olduğunu söyleyerek bana: “Ankara’nın neresindensin?” diye sormuştu. “İçinden” demiştim. O Haymanalı imiş.
Doğma büyüme Ankara’nın “içinden” olduğum için kendimi “Ankaralı” olarak tanımlarım. Ama kentin eski ailelerinden gelenler, çoğunlukla bizleri pek Ankaralı saymazlar. Ne gam? Kişi kendini nasıl tanımlıyorsa öyledir. Babam İstanbullu, Üsküdar doğumlu. Annem ise Kafkasyalı bir ailenin kızı. Demiryollarında mühendis olarak çalışan dedem Erzincan depreminden sonra merkeze –Ankara’ya- atanmak istemiş. O tarihten sonra Ankaralı olmuşlar. Annem de babam da İstanbul’da Boğaziçi’ndeki okullarda okumuşlar. Onların gençliğinde İstanbul’da yetişenler, iş bulmak için Ankara’ya gelirmiş.

Eski Ankaralılar, haklı olarak, Ankara denince Ulus semtini düşünürler. Ben ise Yenişehir çocuğuyum: Cumhuriyet’le birlikte kurulan Yenişehir semtinde geçti çocukluğum ve gençliğim. (Yenişehir’in merkezindeki Kızılay binası çok uzun zaman önce ortadan kalkmış olsa da semt -epeydir- nedense Yenişehir değil, Kızılay olarak anılıyor.)
Beldelerimizin çehrelerinin hızla tanınmayacak bir biçimde değiştiği ülkemizde benim doğduğum apartman yakın zamanlara dek ayaktaydı. Necatibey Caddesi’ne yakın Hanımeli Sokağı’nın Sarar İlkokulu’na bakan köşesindeydi. Dedemin Ankara’ya atandıktan sonra oturduğu, daha sonra da dayımların uzun yıllar yaşadığı –Sakarya ile Mithatpaşa Caddelerinin kesiştiği noktadaki- apartman da hâlâ ayakta şimdilik… Ressam Bedri Baykam’ın, gazeteci Emre Aygen’in doğdukları bu apartman şimdilerde öğrenci yurdu, “hostel” gibi işlev görüyor. Çocukluk anılarımın odağı olan Kocatepe’ninse yalnızca adı kaldı- tepesi düzleştirildi, üzerinde bir cami yer alıyor.
Doğduktan sonra geldiğim evle ilgili fazla bir anım yok. Dört yaşındayken taşınmışız oradan. Belki fotoğraflara bakarak, karşı apartmandan komşumuzun kızı Nefise Bazoğlu ile küçük bahçemizde üç tekerlekli bir bisiklete bindiğimizi anımsıyorum. Bir de kocaman top anımsıyorum o yıllardan- iki avucuma güçlükle sığan rengârenk bir top… Ama yine bahçede çekilmiş fotoğrafıma bakınca hiç de öyle büyük olmadığını, benim o yaştaki ellerime göre büyük olduğunu görüyorum. Topu düşürmemek için karnıma dayamışım.
Benim asıl çocukluk mahallem, Kocatepe… Dört yaşındayken taşındığım, evlenince ayrıldığım ama fazla uzaklaşamadığım Kocatepe… Bugün Kocatepe Camii’nin olduğu yer koruluk bir tepeydi. Mithatpaşa Caddesi orada sona ererdi. Onun paralelindeki bizim sokağımız (sonradan adı Mediha Eldem Sokak olarak değişen) Adakale Sokak da koruda biterdi. Düşünüyorum da, evimiz Yenişehir’in sonundaymış. Koruluğun ötesi ile tepenin doğusunda aşağıda kalan mahalle, Esat’tı.
Tepe öylesine dikti ki zaman içinde birkaç kez sokağımız kazıldı, yüksekliği düşürüldü, yokuşumuz yokuş olmaktan çıktı; sokağımız çıkmaz olmaktan çıkıp ileride –tepenin güneyinde bize göre arka yamacında- yapılan Türkiye Petrolleri binasına doğru uzatıldı. Bizim ev sağda yüksekte kaldı. “İstinat duvarı” sözünü o zaman duydum: bahçemizin yola kaymaması için yoldan bahçenin yüksekliğine dek bir duvar örüldü, o duvarların arasından sokağa merdivenle inmeye başladık.
Yokuşumuz henüz inmemişken kar yağınca başka mahallelerden çocuklar tahta kızaklarıyla gelir, bizim çıkmaz olduğu için trafik işlemeyen yokuştan neşeli bağırış çığırışla kayarlardı. O çocuklara katılmak şöyle dursun, ertesi gün -onların kayarak cam gibi yaptıkları- buzdan yokuşta, tabanı kauçuk ayakkabılarımla, kayıp düşmemeye çalışarak okula giderdim!
Çıkmaz yokuşun sağ başındaki ilk ve son ev, bizim evimizdi. Daha sonra bizden ileride bitişiğimize bir apartman daha yapılmaya başladı. Unutulmaz maceralarımdan birini o apartmanın inşaatı sırasında yaşadım. Teyzemler de bizimle aynı apartmanda oturuyorlardı. Ben beş yaşında olmalıyım. Teyzemin kızı Gül Özgen, benden iki yaş küçük. Bir gün annemle teyzem bizi evde yardımcıya emanet edip sokağa çıktılar. Yardımcıyı bir biçimde atlatıp teyzemin kızıyla birlikte annemin bluzlarını orasından burasından bağlayarak üstümüze geçirip bahçeye indik. Ayaklarımıza topuklu pabuçlar geçirmiş miydik, emin değilim. Eskiden inşaatlarda kireç kullanılırdı. Yandaki inşaatla bizim evin arasında da bir kireç kuyusu vardı. Ona yaklaşmamamız için uyarmışlardı bizi. Çevresinde oynarken kuyuya düştük. Kireç sıcaktı, bacaklarım yanmış, annemden bir güzel azar işitmiştim. Kireç yanığının nasıl olduğu, annemin beni nasıl paylayarak yıkadığı bugün de aklımda. Yine de bir pişmanlık duyduğumu anımsamıyorum.
Mahalledeki asıl yaramazlıklarımız, eğlencelerimiz ise elebaşımız Anahit’in kafasından çıkardı. Anahit Allahverdi benden dört yaş büyüktü. Bir bakanlıkta çalışan babası, yeşil gözlü annesi, anneannesi ve yanılmıyorsam bir de küçük erkek kardeşiyle karşımızdaki Uran Apartmanı’nda otururdu. Apartmanın sahibi, Devlet Tiyatrosu sanatçısı Handan Uran’ın babasıydı. Handan Hanım’ın gelip gittiği binada ablası ile onun Pınar adındaki kızı da yaşıyorlardı. Pınar abla öyle güzeldi ki hepimiz ona hayrandık. (İlerde kızım olursa adını Pınar koymaya karar vermiştim.) Anahit bir gün uydurma bir delikanlının ağzından ona bir aşk mektubu yazmış, sanki ulak olarak arkadaşlardan birine verilmiş gibi mektubu Pınar Abla’ya iletmiştik. Mektupta yanılmıyorsam bir de buluşma yeri ve saati belirtilmişti. Bir süre Pınar Abla buluşmaya gidecek mi diye bekledik; gitmedi.
Sokağın bittiği yerde, evlerimizin üstünde ve arkasında bulunan koruda pembe güzel bir bina vardı. Su deposu diye bilirdik. İçine girip çıkanı gördüğümü anımsamıyorum. Biz – Anahit’in önderliğindeki 3-4 çocuk (ne yazık, hiçbirinin adı aklımda değil)- annelerimize “piknik yapacağız” der, bize hazırlanan yiyecekleri alır, koruya giderdik. O güzel su deposu binasının merdivenlerinde oynadığımızı, ağaçların altında piknik yaptığımızı, bir de tenhada baş başa oturan çiftlere geriden yaklaşıp birdenbire karşılarına çıktığımızı unutmuyorum. Önce şaşırır, sonra gülerlerdi bize.
Oynadığımız ağaçlık alanlar koruyla sınırlı değildi. Evlerin bahçeleri de ağaçlıydı. Bizim bahçemiz küçüktü, çevresi duvarla değil, mazılarla çevriliydi. Mazı kokusunu o gün bugün severim. Bahçenin köşesine gömdüğüm kayısı çekirdeklerinin ağaca dönüşmesinin sevincini unutmam. Benim ağacımdan çağla yemeye başladığımızda artık Anahit liseye gittiği için bizlerden kopmuştu. O bahçede acı bir anım da var: Biri ak, biri kara iki kuzuyu sevip besledim o bahçede. Birkaç ay geçmiş olmalı, bir sabah baktım ki yoklar; bayramın ilk günü kurban edilmeye götürülmüşler! Sonradan kedileri, köpekleri de okşadım ama kuzu tüylerine dokunmanın avuçlarımdaki duygusu apayrıydı.
Anahitlerin arka bahçesi kocamandı. Salkımsöğütleri orada tanıdım. İlk büyük düşkırıklığımı da orada yaşadım: O bahçede çamurdan bebekler yaptık: Kollarını, bacaklarını, başlarını taktık. Kuruduktan sonra boyayıp bebeği olmayan yoksul çocuklara verecektik. Anahit’in projesiydi yine. Ertesi sabah gittik baktık ki akşam bıraktığımız bebekler kuruyup dağılmış! Sanırım, o sıralarda bizim evin karşısında, Anahitlerin bitişiğinde, Yardım Sevenler Derneği binası yapılmıştı. Oradan mı esinlenmişti elebaşımız, bilmiyorum.
Seksek, saklambaç gibi oyunlar oynardık bahçelerde ama asıl ilginç olanlar sanatçı yaradılışlı Anahit’in tasarladığı oyunlardı. Bize roller verir, neyi nasıl yapacağımızı anlatırdı, sonra oynardık- kısaca senaryoyu yazar, yönetir, kendi de oynardı. Bir gün anne babasıyla sinemaya gitmiş, Samson ve Dalila filmini görmüş, bize anlattı, onu oynadık. Dalila’nın, Samson’un saçlarını o uyurken keserek aldatması biz çocukları epeyi etkilemişti. Arkadaşlarımın hepsi o günlerde sinemaya gidip bu filmi gördüler. “Çocuklar büyük filmine gitmez” diyen annem beni sinemaya götürmüyordu. O zamanlar, gerçekten de sinemaya, tiyatroya, operaya, baleye, konsere on iki yaşından küçük çocuklar alınmazdı. Anneme öyle ısrar ettim ki sonunda beni de Samson ve Dalila’yı görmeye götürdü. Böylece, gördüğüm ilk “büyük filmi” Samson ve Dalila oldu. Yaş kısıtlamasını da böylece delmiş olduk.
Çocuk filmlerine gelince… Dayımların oturduğu Lozan Apartmanı’nın karşısında –Mithatpaşa Caddesi’yle Sakarya Caddesi’nin birleştiği köşenin karşısındaki o tarihlerde Lozan Meydanı denilen yeşil alanın öteki yanında- yer alan iki üç katlı güzel bina Amerikan Kültür binasıydı. Dayımın kızlarıyla (Reyhan Nisa Haydaroğlu Yazıcı, Şule Haydaroğlu Ayverdi), o binanın alt katında birkaç kez çizgi film görmüştük. İçlerinden, yalan söylediği için burnu büyüyen Pinokyo’yu iyi anımsıyorum.
Sinema demişken, Hintli yönetmen Raj Kapoor’un “Avare” filminin müziğini dinlediğimiz o yaz geliyor aklıma. Anahit’lerin evinin ilerisinde, sokağımızın sol kolundaki son apartman yer alırdı. Çıkmaz yokuşumuzun en tepesindeki bu apartmana “Kasabın evi” denirdi. Dört beş katlı, enine boyuna, beyaz bir apartmandı. (Belki beş kat yoktu ama bize epeyi yüksek gözükürdü.) Onun da arkasında geniş bir bahçesi vardı ama orada oynamaya gitmedik hiç. Kasap, evinin bahçesinde üç gün üç gece düğün yapmıştı oğluna. O üç gün ve gece boyunca Avara Mu sesleri yankılanmıştı sokağımızda.

Ankara’daki çocukluğum sinemasız anlatılamaz. Yaz ayları dışında hemen her hafta sonu sinemaya giderdik. Sinemalar çok sayıda izleyici alırdı; balkonları ve salonları vardı hepsinin. Bütün seanslar tıklım tıklım dolardı. Film izlerken çıt çıkmazdı. Yenişehirli olduğumuz için daha çok kendi semtimizdeki sinemalara giderdik. Sıhhiye’de -Mithatpaşa Caddesi’nden Atatürk Bulvarı’na inince karşıda- Ankara Sineması vardı. Ankara Sineması denince hep o akşamı, o filmi anımsarım: Gina Lolobrigida, Burt Lancaster ve Tony Curtis’in başrollerde oynadıkları Trapez filmine gitmiştik. Film boyunca alt yazıları okuyamadım. Ertesi gün gittiğimiz göz doktoru miyop tanısı koyduğunda on bir yaşındaydım. Geceleri koridordan gelen ışıkla yatağımda gizlice kitap okumaktan bozulmuştu gözlerim. Bugünkü Kızılay kavşağında – “gökdelen”in (Emek İş Hanı’nın) karşısında- o tarihlerde Ulus Sineması vardı. Bu sinemanın adı geçince aklıma o günlerde severek izlediğim çizgi film Fantazya geliyor. Hiç konuşma yoktu, yalnızca müzik eşlik ediyordu görüntülere… Atatürk Bulvarı üzerindeki Büyük Sinema’ya gelince- onun yer aldığı, adına uygun Büyük Apartman’a bir yazı ayırmayı geçirmişimdir içimden hep. (Sinemasıı çoktan kapanmış olsa da Büyük Apartman neyse ki bugün de ayakta.) Büyük Tiyatro diye bildiğimiz bugünkü Opera binasının sahnesinin önündeki panoyu yapan ressam Turgut Zaim, Büyük Sinema’nın da sahnesinin alınlığındaki resimleri yapmıştı. Orada Audrey Hepburn’lü, Kim Novak’lı, Elizabeth Taylor’lu ne filmler gördük! Ama belki de en önemlisi, daha şehirde konser salonu yapılmadan önce orada resital veren piyanistler Arthur Rubinstein ile Svyatoslav Richter’i dinlemekti.
Elçilik binaları da vardı Kocatepe’de. Arkamızdaki yolda (bize paralel Mithatpaşa Caddesi’nin sonunda, koruluğun hemen altında, bugün caminin yanından geçen alt geçidin olduğu yerde) ağaçlar arasında Hindistan Büyükelçiliği vardı. Kapısı Kızılırmak Caddesi’ne açılırdı. Bizim apartmanın da görevlisi olan İsmail Efendi’nin çalıştığı “sefalet” (o “sefaret” yerine böyle derdi) bizim apartmandan iki üç apartman aşağıdaki (sokağımızın Kızılırmak Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi arasındaki bölümünde) İtalyan Büyükelçiliği idi. Yıllar sonra Büyükelçilik taşınınca orası İtalyan Kültür Merkezi olarak kullanıldı. Yakın tarihlere dek o merkezde filmler izledik.
Ben 10 yaşındayken evimizin üstüne bir kat daha yapıldı, dördüncü kata taşındık. Burada bana bir oda verildi: Kendime ait ilk ve son odam… Büyüklerin “yazıhane” dedikleri kocaman bir çalışma masam vardı. Karşımda da pencere… Masamın karşısındaki o pencereden Ankara Kalesi’ni, Hacettepe’yi, Yenimahalle’yi, şehrin kuzey sınırlarının ötesindeki boş dağları görürdüm. Gözümün önünde uzanan bu görüntüye baktıkça bir gün şehrin bütün bu dağları kaplamasını, uçsuz bucaksız bir şehir olmasını düşler, sonu bilinmeyen büyük bir şehirde yaşamanın ilginç olacağını düşünürdüm. Yaptığım kadın erkek resimlerinin yanına şehir resimleri de eklendi o odada.
Her tatilde gittiğimiz İstanbul, serüven merakımı kamçılar, orada gördüğüm yapılarda gizemli bir şeyler yaşandığını düşündürürdü. Ankara’mızda pek öyle merak uyandıran yerler görmüyordum. Her yer aydınlık ve yeniydi.
Ankara’nın eski yapılarının olduğu Ulus sık gittiğim bir bölümü değildi şehrin. Ulusal bayramlarda babamın görmemizi istediği – Fransızca söylediğini sonradan anladığım- “ilüminasyonları” (illuminations– ışıklandırmaları) görmeye giderdik! Bütün kamusal binalar ışıklarla donatılır, şehirde geçit töreni düzenlenirdi. Ulus’ta heykelin yakınlarında bir yerde durup maketlerle, ışıklarla süslenmiş arkası açık araçların geçişini izlerdik. Sümerbank, Etibank, İş Bankası, Kızılay, Makine Kimya Enstitüsü, Toprak Mahsulleri Ofisi gibi adlarını anımsayamadığım sayısız kurumun aracı, üzerlerinde o kurumu simgeleyen çeşitli süsler, maketler ve özel giysiler içinde bizleri selamlayan insanlarla önümüzden geçer dururdu. Bu araçlar epeyi uzun bir kuyruk oluştururdu ki biz de uzun süre durur izlerdik. “Yerli Mallar”la gurur duyduğumuz yıllardı.
Ankara’da gençlik de güzeldi ama o başka bir yazının konusu olabilir. Bugün asıl çocukluğumun Ankara’sını anımsamak mutlu ediyor beni: Gençlik Parkı’nın yaz gecelerindeki okşayan serinliği, fıskiyeli havuzu, parkın bir ucundan öteki ucuna giderken binmeyi sevdiğim oyuncak tren… Çiçekli bahçeleri, “gazino” denilen lokantası ile gövdesi üzerinde yürüyüş yaptığımız Çubuk Barajı… Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Merkez Lokantası’nın dışına dizili iç bükey-dış bükey aynalarda kendimize bakıp attığımız kahkahalar… Bahçesinde orkestra eşliğinde Zehra Eren’den, Mefharet Atalay’dan dinlediğimiz tangolar…* Yalnızca çiftlikteki büfelerde karton bardaklarda satılan kaymaklı AOÇ dondurması…
Beş yaşındayken başladığım –Mimar Kemalettin’in yaptığı Mimar Kemal İlkokulu’nun yanındaki- 2. Mimar Kemal İlkokulu… İki yıl gittiğim o okuldan yürüyerek eve dönerken sokak satıcılarından aldığım elma şekeri, pandispanya, kağıt helva, pamuk helvalar…
Sokak satıcıları deyince- bakır tencere tavaları kalaylamak için dolaşan kalaycılar, bıçakları bilemek için dolaşan bileyiciler, ayı oynatanlar, omuzlarına yerleştirdikleri sopanın iki kefesinde taşıdıkları yoğurdu satan yoğurtçular, Ramazan’da mani söyleyen davulcular, Kandil günlerinde incecik renkli kağıtlarda satılan kandil simitleri, tuzlu halkalar… Sırtlarında taşıdıkları kocaman bohçalardaki örtüleri getirdiklerini “Bohçaaciiii…” diye bağırarak duyuran çingene kadınlar, at arabasında hasır küfeler içindeki damacanalarla su taşıyan sucular, yine önceleri at arabasında sonra kamyonet arkasında sattıklarını “Patateees, soooğannn” diye duyuranlar, “Eskiler alııırııım-eeskiciii” diye seslenenler… Okulda verilen kompozisyon konularını sevmezdim ama “sokağınızdaki sesler” konulu kompozisyonu severek yazmıştım.
Paskalya zamanının renkli yumurtalarını anımsıyorum. Acaba ben de mi Anahit’lerde yumurta boyamıştım? Paskalya zamanı Atatürk Bulvarı’nda -Sakarya Caddesi’yle kesiştiği noktaya yakın- bir vitrinde çikolatadan kocaman bir tavşan olurdu. Acaba Trakya’nın vitrini miydi orası, yoksa bir pastanenin mi? Bana da birisi çikolatadan öyle kocaman bir tavşan getirmişti. Nedense, hiç ısırmadım bile; bayatladı gitti. Trakya’da güzel mezeler, kurutulmuş balıklar satılırdı. Bir gün annem beni oraya “rosto” almaya gönderdi. Ama ben ne alacağımı unuttum, “sos” almak istediğimi söyledim, alamadan dönerken –eve iyice yaklaşınca- yanlış söylediğimi farkettim ama geri gitmedim, anneme “Yokmuş!” dedim.
Beni ben yapan çocukluğumun Ankara’sından pek az şey kaldı bugüne… Dehen Altınel’in İstanbul için söyledikleri geliyor aklıma: “Ben şehrimi terk etmedim ama o gitti; nereye gittiği de belli değil.”** Yine de, ben yaşadıkça, içimdeki çocukla onun Ankara’sı benimle yaşayacak.
* https://sanattanyansimalar.com/yazarlar/mina-tansel/ataturk-orman-ciftliginde-tangolu-geceler/2648
** https://sanattanyansimalar.com/yazarlar/mina-tansel/birakip-giden-bir-sehrin-ardindan/1436/
