20 Nisan 2026
SEVİN SEZGİN

Onlar
Köy çocuklarıydı
Kurumuş çalılar gibiydiler bozkırda
Kavrulmuş ekinler gibiydiler.
Özbek İncebayraktar
Salih Bey, her zamanki gibi penceresinden karşı okulun öğrencilerini büyük bir keyifle izliyordu. Ders aralarını kaçırmazdı hiç. En sevdiği anlardı. Oradan oraya koşuşturan afacan oğlanlar, kol kola girmiş, neşeyle yürüyen kızlar… Nasıl da özlemişti tahta başındaki günlerini, kuzucuklarını! Onca yıl olmuştu emekli olalı ama içindeki öğretmenlik sevdasını hiç yitirmemişti. Okul kokusu bir başkaydı. Kara tahtanın büyüsü de…
Köy enstitüsünde yetişmiş olmanın gururunu yaşamıştı tüm öğretmenlik yaşamında. En güzel günlerini geçirdiği yuvasıydı. Yoksulluğun bağrından çıkıp devletin şefkatli kollarına sığınmış onlarca çocuk, genç…
Anılar, anılar… Yüreğimin en kıymetlileri, değer biçilemeyenlerim… Gözlerimin önünden gitmeyen güzel anılarım, okulum…
Gözleri buğulanmıştı yine. Yaş aldıkça duygusallaşıyordu. Unutabilir miydi binlerce gencin hayatına dokunan o büyük iki insanı?
Tonguç Baba’nın, Hasan Al Yücel’in duvarda asılı fotoğraflarına bakıp gülümsedi. Saygıyla, özlemle andı bir kez daha.
Koşulların zorlu olduğu bir dağ köyünde doğmuştu. Üç erkek kardeşin en küçüğü… Kardeşlerine hiç benzemezdi Salih. Aklı da yüreği de okumak, öğrenmek isteğiyle doluydu. Abileri köydeki okulu bitirip çiftçi olmayı seçerken o daha büyük okullara gitmeyi hedeflemişti. Ama köyleri kasabaya ve şehre öylesine uzaktı ki… Ulaşım en önemli sorundu. At arabası, katır, eşek… Köyün, köylünün çilesi… Kar tuttu mu yolları kasabaya gitmek ne mümkün!
Köyün küçük okulunda eğitmenin verdiği dersi dinlerken sınıfın kapısı çalınmıştı. Uzun boylu, paltolu, başında kasketi olan bir adam izin isteyerek içeri girdi. Başlar merakla o yana dönmüştü. Öyle ya! Böyle havada kim ola ki diye düşünmüştü herkes. Yabancı önce üzerindeki karları silkelemiş, ellerini ovuşturarak sobanın başına geçmişti. Uzun yoldan geldiği, çok üşüdüğü anlaşılıyordu. Kendini tanıtmıştı sevecen bir sesle. Gezici Başöğretmenmiş. Bir süre eğitmenle konuşup söyleyeceklerini merakla bekleyen öğrencilere dönerek sormuştu.
“Sevgili çocuklar! İçinizde okumak, öğretmen olmak isteyenler var mı?”
Şaşırmışlardı. Nasıl olacaktı?
“Köy enstitüsünde okumak isteyenleriniz varsa akşam eğitmenin evine gelip adını yazdırsın.”
Aman Tanrım! Gerçek miydi duydukları? Öğretmen olmak! Sevinçten deliye dönmüştü Salih. Aradığı fırsat ayağına gelmişti. Yerinde duramaz olmuş, içindeki kuşlar havalanmıştı birden bire. Biliyordu bu okulları. Zaman zaman köy muhtarının odasındaki cızırtılı radyodan duyuyordu. Yürümez diyen de vardı, babası gibi inananlar da…
“Gazi Paşa halkı kaderine bırakmaz,” diyordu. “Eğitim seferberliğini nasıl başlatmışsa, bu gençlere de sahip çıkacaktır elbet.”
Hiç akına gelir miydi Salih’in? Karlı bir kış günü okula başöğretmen gelecek, onları o güzel okullara davet edecek? “Öğretmen olmak ha!” diye geçirdi usundan. Küçücük dünyasına yeni bir pencere açılıyordu. Okul çıkışı karlara bata çıka eve varmış, babasına, başöğretmenin dediklerini anlatmıştı.
“Oğlum, istiyor musun gitmeyi essahtan?”
“Ben kararlıyım baba. Bu akşam eğitmenin evine varıp adımı yazdıracağım. Hem Düziçi köyümüze çok da uzak sayılmaz.”
Baba oğul, eğitmenin evine varıp adını yazdırmışlardı. Salih’le birlikte dört kişiydiler. Başöğretmen okullar hakkında bilgi vermişti. Bu gençlerin beş yıl sonra öğretmen olarak eğitim ordusuna katılacaklarından söz etmişti.
“Köy Enstitülerimizde yetişecek olan cesur, yiğit çocuklarımız; köylerimize bilgili, sanat sahibi, başarılı öğretmenler olarak döneceklerdir,” demişti.
Öğrencilerin her bir ihtiyacı devletçe karşılanacaktı. Dinleyenler pek akıl sır erdiremeseler de yoksul aileler için bulunmaz fırsattı. Koskoca başöğretmen yalan söyleyecek değildi ya!
Ah anılar, o güzelim yıllar…
Yine duygusallaşmıştı. Yerinden kalkıp, kütüphanesindeki en değerli varlığım dediği albümü aldı. Üzerinde özenle yazılmış etikette, “Düziçi 1946-1950” yazıyordu.
Sayfalarını ağır ağır çevirmeye başladı. Sıklıkla yaptığı bir şeydi bu. Her fotoğrafa uzun uzun bakıyordu. İlkinin altında okulun ilk günü yazıyordu. O günü anımsayarak gülümsedi.
Adana, Maraş, Gaziantep, Antakya yörelerinden gelmiş, ben yaşlarda kızlı erkekli çocuklardık. Kızlar azdı. Üstte yok, başta yok, ayaklar yarı çıplak. Yoksulluk üzerimizden akıyor. Okulu gördüğümde şaşırmıştım. Köydeki küçük, tek pencereli okula benzemiyordu hiç. Şimdiye dek gördüğüm en büyük binaydı burası.
Fotoğrafa bir kez daha baktı. İlk geldiği günkü korkularını, evden ayrılmanın verdiği hüznü anımsadı. Babasıyla birlikte gerisin geriye dönmek istediğini de… Babasına bir şey diyememişti ama daha o gün özlemişti annesini, kardeşlerini, köyünü. Gariplik çökmüştü yüreğine. İlk gecesinde abilerden biri bu durumun geçici olduğundan söz etmiş, “Ben de ilk geldiğimde senin gibiydim. Birkaç gün sonra yoluna girer her şey. Sonra tatillerde bile ayrılmak istemezsin.” demişti.
Öyle olmuştu gerçekten de. Köyü, annesi, babası, kardeşleri gün be gün uzaklaşmışlardı aklından, gözlerinden.
Sayfayı çevirdi. Hasan, Ahmet, Arif, Sevim, Nezihe, Ayten ve kendisi. Halk oyunları öğreniyorlar. Hepsinin gözleri ışıl ışıl…
Her biri, mezuniyetten sonra Anadolu’nun çeşitli yörelerine dağılmışlardı. Işık olmuşlardı yoksul Anadolu’ya. Kim bilir şimdi nerelerdeydiler?
Derin bir soluk aldı. O günler bir film şeridi gibi gözlerinin önünden gelip geçiyordu.
Güne ne güzel başlardık. Saat erkenden kahvaltı zili çalardı. Yemekhanenin sobaları yakılmış, çorbalar hazır… Küme küme girerdik yemekhaneye. Kahvaltı sonrası, toplantı salonunda mandolin, akordeon ve türküler eşliğinde halk oyunları oynardık.
Bir başka fotoğraf vardı şimdi onu duygulandıran: Andımızı okuyorum: Türküm, doğruyum, çalışkanım…
Her pazartesi bir başka arkadaşımız çıkardı kürsüye. Kurtuluş Savaşı vermiş, bağımsızlığımızı kazanmış genç bir Cumhuriyettik. Coşkuluyduk, gururluyduk. Anadolu’dan başlayan bir aydınlanmanın tüm yurda dağılacağına inanmış gençlerdik.
Salih Bey albümdeki fotoğraflara gözleri dolarak bakıyor, parmak uçlarıyla okşayarak ansıyordu o günlerini.
Dersliklerimiz…
Sabah erkenden derslere başlıyoruz. Öğretmenlerle konuşarak tartışarak işliyoruz konuları. Öğleden sonra kültür dersleri, işlik, tarım… İşliklerden yükselen çekiç, keser, motor sesleri; kızlar için dikiş nakış atölyeleri, dokuma tezgâhları. Dersler bittikten sonra kitap okuma saati… Ardından yemek…
Yemekten sonra öğretmenlerimizin önünde, öğretmenlik provalarımızı yapıyoruz. Sınav veriyoruz yani. Verilen konuyu tahta başında anlatacağız. Saat 21.30 son kampana. Ertesi günü zinde uyanabilmemiz için yatma vakti.
Ne çok anı vardı anlatacağı. Genç bir öğretmen olarak köye dönüşü, ailesinin duyduğu gurur… Sonrası ver elini Anadolu, kuzucuklarım dediği öğrencileri…
Her biri birer çoban ateşi olmuşlardı Anadolu ‘da.
Elindeki albümü kapadı Salih Bey. Aslında albüm 1950 yılında kapanmıştı. Ne yazık ki siyasete alet edilmişti bu büyük ve önemli girişim. Göz pınarlarında titreyen gözyaşlarını parmaklarıyla sildi.
Hey gidi Hasan Ali Yücel, çağın en güzel gözlü maarif müfettişi; hey gidi eğitimci baba İsmail Hakkı Tonguç! Bu ülke sizin ışığınızla onlarca öğretmen yetiştirdi vatana. Ne ressamlar, edebiyatçılar çıktı içimizden. Kapandı da ne oldu? İleri gidecekken geriledik yıllar geçtikçe. Şu geldiğimiz yere bak! Dünyaya örnek bir eğitim modeliydi kurduğunuz enstitüler. Benim gibi yoksul köy çocuklarına fırsattı. Tarımla uğraştık, marangozluk, demircilik öğrendik, hayvan yetiştirdik. Resim, müzik cabası… İşe, emeğe değer verildiğinden; güçlükleri yenen, yapıcı ve yaratıcı insanlar olarak yetiştik.
Gözünü tekrar duvardaki fotoğraflara çevirdi.
Huzur içinde yatın Cumhuriyetimizin değerli insanları. Dilerim sizler gibi ışığınızda yürüyen, yürekli eğitimciler yetişir. Işık olurlar ülkeye, gençlerimizin geleceğine.
.
