Bursa’da Çocuk Olmak

23 Şubat 2026
SEVİN SEZGİN

 “İnsanın anayurdu çocukluğudur.” 

Son yıllarda en çok kullandığımız tümce.

Yaş aldıkça, ardımızda bıraktığımızı sandığımız çocukluğumuz, inadına gelip oturuyor başköşemize. Bizi adeta bir zaman tünelinin içine bırakıveriyor.  

Bursa, İpekcilik Caddesi, Çukur Aralık sokak… 

Doğduğum, büyüdüğüm semtim, mahallem. Neden “Çukur Aralık,” denilmiş bilmiyorum. Çukur falan da değildi çünkü. Caddenin en güzel sokağıydı. İnci gibi dizilmiş dört güzel ahşap ev, eskiden Papazın Bahçesi olarak bilinen kilisenin korusuna bakardı. Evlerimizin bahçelerine sığamaz, burada oyunlar oynardık. İp atlayarak, yakan top, saklambaç, seksek, körebe, gazoz kapağı, çelik çomak, tombala, topaç çevirme ve futbol oynayarak büyüdüm. Bir kız çocuğu için ilginç seçimler… Telden arabalarımız, misketlerimiz, şu anda usuma gelmeyen daha niceleri… Evcilik oynamayı hiç sevmedim. Oynayacak olsam da bakkal, kasap, sebzeci gibi bir rol üstlenirdim. Vita yağı kutularının kapaklarından yaptığın terazilerim vardı. Taşlardan gramlarım.

Yazın, uzaklardan gelen bir sesle koşarak çıkardık kapı önüne. Komşu evlerin kapıları da açılırdı bir bir…

“Dondurmam kaymaakkkkk…”

Dondurmacı, omuzlarının üzerinden geçirdiği uzunca sopanın iki yanından sarkan, küçük fıçılarla yalpalayarak yürürdü. Fıçının dış yüzeyi tahtadan yapılmıştı. İçinde madeni bir kap, ikisi arasında buz parçaları…(Çocuk belleğimde kalan).  Böylelikle dondurmanın erimemesi sağlanırdı. Fıçının birinde vişneli diğerinde sade dondurma… Ufak tefek bir adamdı dondurmacı. Sevecenlikle bakan, mavi gözleri vardı. Bir de bembeyaz önlüğü. 

Sokağımızın seslerini hiç unutmuyorum. Yoğurtçu, dondurmacı, pamuk atıcı, kalaycı, lehimci, odun yarıcı, macuncu, pamuk helvacı; domates, biber, patlıcan diye bağıran bahçeci, eskici, bozacı, tef çalarak, sokak sokak gezen ayı oynatıcı… Arada sırada geçen Deli Ayten’imiz vardı bir de. Kolunda üç beş çanta olurdu her zaman.  Çok sevdiği kocası, Cümbüş Hasan’ın cümbüşü bir omuzunda, diğerinde davulu, arkasında bir çocuk ordusuyla gezerdi Ayten. Dudakları her zaman kırmızı bir rujla boyalı olurdu. Bursa’yla öyle özdeşleşmişti ki, öldüğünde yaşadığı mahallesine heykeli dikildi, adına oyunlar yazıldı, Devlet Tiyatrosunda sahnelendi. Acıklı bir hikâyeydi Ayten’in yaşamı. Delirten bir aşkın öyküsüydü. 

Bursa’nın kültürel mirasıdır Ayten.

Kışlar da başka bir sevinçti çocuklar için. Öyle çok kar yağardı ki Bursa’nın ünlü İpekçilik yokuşu, buz pisti olurdu. Sanırsınız Uludağ ayağınıza gelmiş. Merdivenle kayardık.  En başa, bizlerden büyük bir kişi otururdu. Bizler de her birimiz merdiven basamaklarına… Yokuşun başından sonuna dek, çığlıklar atarak kayardık.  O koca merdivenle, yokuşu gerisin geriye çıkması da cabası. 

Okul tatil olduğunda, Bursa’nın sünnet mevsimi de açılırdı. Faytonlar dizilirdi mahallelere. Arabacılar atlarını gelinlik kızlar gibi süslerdi. En baştaki faytona davul, zurna ekibi; sonrakine sünnet olan çocuk ve kardeşleri binerdi. Diğerlerine de ne denli çocuk varsa doluşurduk. Şarkılarla, türkülerle başlardı Bursa gezimiz.     

Bursa kültürel açıdan çok şey kattı yaşamıma. Sinema, tiyatro… Hele bahçe sinemaları… Yaz günleri haftada iki kez giderdik. Buzların içinde satılan efsane Uludağ Gazozlu, frigolu yaz geceleri…

Bizim zamanımızın çocukları çok mutluyduk. Özgür olmanın tadını, sokaklarda,  bahçelerde oynayarak çıkarttık. Süslü oyuncaklarımız, tabletlerimiz, bilgisayarlarımız, TV yoktu.  Radyolu zamanların çocuklarıydık.

Kitap okumayı severdik. En sevdiğim şeylerden biri, yaz tatillerinde okuyup çok beğendiğim bir kitabı, tiyatro oyunu haline getirmek, bahçemizde sergilemekti.  Sandalyeler dizerdik bahçeye. Krapon kâğıtlarından yaptığımız sahne kostümlerimiz de oldukça güzel olurdu. On iki yaşımdaydım. Bu merak, okuduğum başka bir kitabın kahramanından öykünmeydi aslında. Küçük Kadınlar’ın Josephine ya da kısa adıyla Jo karakteri.  Ağaca çıkıp, bir dalına tüneyip kitap okumayı da ondan çalmıştım. 

Ne kadar mutlu olduğumuzu düşünüyorum. Yazın bahçelerde kurulan kahvaltı sofraları, ailece paylaştığımız akşam yemekler… Mahalledeki evlerden sokağa sızan börek, çörek, kek kokuları… Açlığımızı tetikleyen o kokular, teyzeler, ablalar eliyle sokaktaki çocuklara da ulaşırdı.  

Bursa’daki çocukluğum dayanışmayı, paylaşmayı, yardımlaşmayı öğretti bana. İnsanı, doğayı, hayvanları sevmeyi… Şimdi özlemini çektiğim, “mahalle kültürü” bir okul oldu benim için. Büyüklerimizin, komşularıyla ve çevreleriyle olan ilişkilerinin içinde büyümek çok büyük değerler kattı yaşamıma.  

Masaldı sanki yaşadıklarımız dünden bugüne bakınca.

.