Bilinçli Bir Okur/Toplum Mümkündür

8 Temmuz 2025
HATİCE TARKAN DOĞANAY

Hatice Tarkan Doğanay

İçinden geçtiğimiz çağın insana yaptıklarını iyi analiz etmemiz gerekiyor. Bu kapsamda 2018 yılında yapılan sosyal bir deneyden bahsetmek istiyorum. Amerika’da bir ayakkabı firması bir deney gerçekleştirdi. Kaliforniya’daki lüks bir butiğe kurgusal bir marka adıyla fiyatı yirmi dolar olan ayakkabıları yüksek fiyat etiketiyle satışa sundular. İnsanlar ucuz ayakkabılara beş yüz dolar, altı yüz elli dolar gibi yüksek meblağalar vererek onları satın aldılar. Deney kapsamında düşünceleri sorulduğunda kameralara ayakkabıların yüksek kalitede ve sofistike olduğunu söylediler. Tam da bu noktada plasebo etkisinden bahsedelim istiyorum. Sağlıkta sıkça kullanılan, kimi hastalara uyguladığımız plasebo etkisi tam olarak etkisi olmayan bir ilacı uyguladığımız kişinin o ilacı içtikten sonra iyileşeceğine dair büyük bir inanç taşımasıdır. Psikolojik bir etkiye sahiptir. Gerçekte ilaç iyi gelmemiştir ama kişi gerçek gibi algıladığı için hastalık semptomlarında azalma görülür. Fakat bu durum geçicidir çünkü uygulanan yöntem gerçek bir tedavi yöntemi değildir!  

Yaşadığımız bu çağın da insanları plasebo etkisi altına alarak algılarımızla oynayarak bizi gerçeklikten kopardığını düşünüyorum. Plastik bir bidonun altın gibi pazarlandığı bir dünyada biz insanlar dışımızdaki ve içimizdeki dünyayı ne kadar doğru tanımlayabiliyoruz? Korkarım ki tanımlayamıyoruz! Artık ideolojilerin tükendiği noktadayız. Her alanda bir çoğullaşma, parçalanma hâkim. İnsanlar bu yanlış zaman ve mekân algısı içerisinde bir akla ihtiyaç duymaz haldeler. Çünkü insanın ihtiyaçları başkaları tarafından, onların düşünmesine izin verilmeden belirleniyor. Belirlendiği ölçüde dayattıklarıyla da karşılanıyor bir şekilde. Ve zamanla insanlar hiç kullanmadığı bir ürünün bile yokluğunu çeker hale geliyorlar. Yirmi liralık ürüne bin lira verecek kadar sahteliğin içinde kaybolmuş durumdalar. Sanki günün birinde birinin vücuduna virüs girdi ve o virüs hızla yayılarak herkesi çürüttü, çürütüyor. Bu şuursuzluk hız kesmeden yayılmaya devam ediyor. Ne önemli derseniz tüketimden önemli bir şey yok! Her şey tüketim nesnesi. Tüketime giden yolda her şey mubah üstelik. Kötülük, bencillik, küstahlık mubah örneğin. Çağları atladıkça daha iyi bir noktaya geleceğimizi düşünüyoruz ama durum öyle değil. Geldiğimiz bu noktada çağın suçu yok aslında. Çağı yönlendiren insanların yarattığı dünyada yaşıyoruz hepimiz. Kötü insanlar kötülüğü ve kötüyü çoğaltırken iyi insanların ihmali ve suskunluğu da sisteme katkı sunuyor. Bunu eleştirmeliyiz. İtiraz etmeliyiz. Önce sorunu tespit etmeliyiz, doğru yorumlamalıyız ve burayı daha iyi bir dünya yapmak için harekete geçmeliyiz… 

Kabaca, ülkemizdeki ve dünyadaki edebiyat ortamını, iyi okur ve iyi yazar tanımını değerlendirecek olursak böyle bir tüketim ideolojisinin yükseldiği ortamda edebiyatın da bu çürümeden payını aldığını görüyoruz. Edebiyat eserlerinin popüler kanallarla güçlenmeye çalışması tıpkı ayakkabı deneyindeki gibi insanların algılarıyla oynamaktan başka bir şey değil. Ayakkabı markası kurgulandığı gibi kültürel üretimler de kurgulanıyor. Gücün peşinden giden bu kurgu ürünlere, edebiyat müfredatına alamayacağımız ucuz romanlara/kitaplara edebiyat eseri diyebilir miyiz? 

Aynı yayınevleri, aynı isimler popüler olmak ve çok satmak için tüketim nesnesine dönüşmüş ürünlerini topluma pompalıyor. Okur edebi değeri olmayan ürünleri alıp okuyor. Özellikle genç kuşak, öğrencilerimiz bu kirlilikten nasibini daha çok alıyor. Bu durumda okur bilişsel varlığıyla kendini oluşturur diyemeyiz. Bazı güçler okuru/toplumu yönlendiriyor ve bu çürümeye itiyor. Bu gerçeklikten kopuk olmayan bir yönlendirme de olabilirdi ama maalesef bu ilerlemenin toplumu çürüten, kirleten, bir simülasyonun içinde donuklaştıran, hissizleştiren bir ilerleme olduğunu görüyoruz. Okur bazı yazarları ve kitapları yüz kere görürken bazı kitapları hiç görmüyor. Okur dediğimiz kitlenin yaratılan bir kitle olduğu ortada. Maalesef toplumun büyük çoğunluğunun da neler olup bittiğinden haberi yok.

 Evet teknoloji ilerliyor, her şey çok hızlı akıyor. Değişimin karşısında duramayız fakat neden sahte olanı gerçek olanın yerine koymalıyız? Sanatla hayat birleşmiyor durum böyle olunca. Yabancılaşıyoruz kendimize ve her şeye. Muhtemelen hiçbir çağda insanlar kendinden bu kadar uzaklaşmamıştı. Dünyada olup biten olumsuz gelişmeler de bu uzaklaşmaya mecbur bırakıyor insanı. Bu durum, bir kısır döngünün içerisinde yiten, yabancılaşmanın tesirinde hissizleşen yazarların eserlerine de yansıyor elbette. 

Sanatın ve edebiyatın her alanda çürütülmeye çalışıldığı çağda benzeri ne kadar gerçeğin önüne geçse de gerçek tektir, hep aynı yerindedir. Bunca anlamsızlığın içinde anlam hep kendini korur. Bu da demek oluyor ki bilinçli bir okur/toplum da mümkündür. Düşünce insanı oluşturmak, yeni bilgi üreten toplum yaratmak olasıdır. İyi toplumun yazarları da iyi olur. Umarım düşüncelerimi kısa bir şekilde doğru ifade edebilmişimdir. 

Soruşturmada bana da yer verdiğiniz için teşekkür ederim.

.