13 Mart 2026
AYŞE YILMAZ SAÇ

20 Şubat Cuma, kayalıklarda ince bir dala tutunmak…
Küçük bir balkonu olan bu daireye taşınalı bir hafta, Ankara’ya geleli dokuz gün olmuştu. Üniversiteyi okuduğu kenti seçmişti yeni hayatları için. Tanıdık parklar, ağaçlar ve kaldırımlar vardı bu şehirde. İlk defa babasının kolunda gezdiği ışıklı, geniş caddelerde oğluyla el ele yürüyecekti boşanma davası gerçekleştiği gibi hem de ölümden korkmadan doya doya sevdiği şehrin gökyüzüne gülümseyerek bakarak.
23 Şubat Pazartesi, yeni yaşamın güneşe ihtiyacı var…
Apartmandakilerle karşılaşmamaya dikkat ederek sessiz sedasız yaşıyorlardı. Gündüzleri güneşlikler çekili, akşamları pencere önünde ve balkonda durmayarak… Evde yiyecek bitince havanın iyice kararmasını ve sokağın tenhalaşmasını bekliyor, marketler kapanmadan az önce koşar adımlarla gidİP ihtiyaçları ne varsa alıp getiriyordu nefes nefese.
Mete, ona öğütlediği gibi televizyon karşısından hiç kalkmadan annesinin gelmesini bekliyordu.
10 Mart Salı, biraz daha ışık…
Neva, gri eşofmanı ve siyah kazağıyla mutfağa girdi. Akşama yemek yapmak için malzemelere göz attı. Yarım paket pirinç, bir kavanoz mercimek, iki paket kelebek makarna. Makarna illaki kelebek olmalıydı, Mete öyle seviyordu. Mercimekten bir su bardağı tencereye doldurup yıkadı, soğan ve patates de koyarak kaynamaya bıraktı. Sehpada resim çizen oğlu, “Anne makarna da yap peynirli.” deyince buzdolabına baktı peynir çok azdı. Çorba kaynarken tezgahtaki kahve kavanozundan bir kaşık cezveye koyup kahvesini yaptı ve fincanını eline alıp balkona yöneldi. Hava güzeldi, hafiften güneş ışığı vardı ama balkona çıkamazdı, kapısını biraz araladı. Göğe baktı, on yaşındayken kaybettiği ninesi geldi aklına. Kınalı ellerini saçında gezdirirken uyumadan önce masal anlatırdı: Vaktiyle uzak bir köyden gelin gelen genç kadın, kocasından ve ailesinden öyle kötü sözler işitirmiş ki bir gün dayanamayıp Tanrı’dan bir kuş olmayı dilemiş. Böylece hem bu eziyetten kurtulacak hem de çok özlediği kardeşlerini gökyüzünde süzülerek gidip görebilecekmiş. Dileği kabul olmuş ve genç gelin, bir kuşa dönüşmüş.
Şefkati hissederken uzun saçlarında, uyumak ne güzeldi. Bir yudum kahve içti, dudağının yan tarafında sızılı bir gülümseme belirdi. Babasını düşündü bu defa, Ankara’ya otobüsle gelmişlerdi. Yol boyunca başı, omzundaydı. Güven ve cesaret alıyordu ondan. Keşke yaşasaydı da Mete de onun omzuna koysaydı başını güvenle, keşke…
Karşı pansiyonun üçüncü katının balkon kapısı açıldı ama kimse çıkmadı, Neva hemen aralık kapıyı kapadı, kaynayan çorbaya bakmaya gitti. Gözü hep saatteydi, havanın kararmasını bekledi. 20.30’da kahverengi pardösüyü üstüne geçirip mor eşarbını bağladı. Mete, çizgi film izlerken en fazla yirmi dakikada gelmek üzere bitişikteki markete koştu. Yarım kilo peynir, iki ekmek alıp nefes nefese eve geldi. Apartman kapısını açtığında giriş kattaki dairenin kapısı açıldı. Yaşlı bir kadın kafasını uzattı:“Nino’yu gördün mü sokakta? Küstü mü acaba bana, yine kaçmış balkondan. Hava da karanlık, baktım balkondan ama göremedim kızım. Sarışın tekir kedi, minnoş bir şey.”
Neva, konuşmayı hiç istemiyordu ancak yaşlı kadının ricasını kırmak da istemedi. “Görmedim,” dedi.
Pembe gecelikli yaşlı kadın, beğenmedi yanıtını, kapıyı suratına kapattı. Önceden olsa işini erteler, kediyi bulmak için yeniden sokağa çıkardı ama koşulları farklıydı artık. Saniyeler bile önemliydi onun için. Merdivenleri çabucak çıkıp kapıyı açtı. Mete, televizyon karşısındaki kanepede kıkır kıkır gülerek çizgi film izliyordu. Aldıklarını masaya bıraktı, pardösüyü ve eşarbı çıkardı. Tencereye su koyup ocağın altını açtı.
15 Mart Pazar, umut herkesin hakkı…
“Anne, parka gidelim mi?”
“Bugün gidemeyiz Mete.”
“Zaten her gün gidemiyoruz, balkona çıkayım mı?”
“Olmaz, bu gece uyumadan önce söz çıkarız.”
“Kurabiye yapalım mı?”
“Un alayım, yaparız.”
Mete, yemeğini yiyip çizgi film karşısına geçti. Kırmızı kamyonunun arkasına kağıttan yaptığı tuğlaları koyup annesine seslendi: “Kurabiye istiyor canım.”
“Birazdan gidiyorum, bulaşıkları yıkayayım hemen çıkarım.”
Çayını aldı, balkon kapısına yöneldi. Hava karanlıktı, kapıyı araladı, dışarı çıkmadan eşik önünde yere oturdu. Karşı pansiyonun üçüncü katının ışıkları söndü, balkon kapısı açıldı. İri bir gölge balkondaki sandalyeye çöktü, çakmağın ateşi yüzüne bir iki saniye vurdu. Neva, her ihtimale karşı kapıyı usulca kapattı. Adamın kısa saçlı olduğunu seçebildi, saçsız da olabilirdi. “Artık iyice şüpheci oldum,” diye içinden geçirdi. Kocasının en çok saçlarını beğenirdi, yana ayırdığı kumral saçlarını. İlk zamanlar uyumluydular, Oktay çalıştığı fabrikadan dolgun bir maaş alıyordu ama fabrika kapanıp birden işsiz kaldığından beri her sinirlendiğinde şiddete yöneliyordu. Oysa Neva’nın çalışmasını o istememişti. Gözlerine öfke halkası oturunca kalbini unutuyor, insanlığını kaybediyordu giderek çok daha fazla. Paranın gücü elinden gittiğinden beri Mete ile ne yapsalar gözüne batıyordu. Hele o son gece… Yok, hiç düşünmek istemiyordu ölümün boğazına siyah, kocaman bir taş gibi oturduğu o geceyi.
Ertesi sabahın ayazında oğlunu alıp terminale koşmuştu, kolunda düğünde babasının taktığı iki bilezik, birkaç altın takı ve biraz parayla.
Neyse, kurabiye istiyordu oğlu. Alacağı malzemeleri kafasında sıraladı, çay bardağını tezgaha koydu.
20.30
Kahverengi pardösüyü giydi, mor eşarbı bağladı. Tanınmamak için yeter miydi bilmiyordu ama karanlıktan destek alarak çıkıyordu. Mete televizyon karşısında oturuyordu, uykusu geldiği için başını kanepeye dayamıştı. Neva, merdivenleri inip koşar adımlarla 21.00’de kapanacak markete girdi. Un aldı, yumurta aldı, kabartma tozu, iki de ekmek. Kasaya gitti, sıraya girdi, parayı ödedi. Cebinden bez torbayı çıkarıp aldıklarını koydu, cüzdanını da içine attı, kapıyı açtı, tam çıkarken arkasından “Hanımefendii!” diye seslenilince tedirgin döndü. “Bunu unutmuşsunuz.” Tekrar kasaya gelip unuttuğu kabartma tozunu bez torbasına koydu, Mete uyumadan yetişmek için hızla dışarı çıktı.
Sanki bu akşam farklı bir heyecan vardı üstünde diğer akşamlara göre. Eşarbının üst kısmını alnına indirdi. Ankara’ya yağmur çiseliyordu, üniversitedeyken ev arkadaşı Ayşin’le baharda yağmur ve toprak kokusunu içlerine çekerek balkonda şarkı söylerlerdi böyle akşamlarda. Hayaller dolu şarkılar bir de aşk dolu…
Bu yağmur kimi etkilemez ki? Yağmurlu öyküler çizerdi ilk gençliğinde tuvallere. Kırmızı mantolu kadınların rujları akardı ışıklı caddelere çisil çisil… Gözlerinde yaşam ve umut dolu kadınlar, ellerinde çiçekleri…
20.53
“Nevaaa!”
Döndü, eli çözüldü, bez torbası yere düştü.
Oktay…
Kumral saçlarını kestirmiş! Nasıl da peşlerinden gelip yerlerini bu kadar çabuk bulabilmişti? Mor eşarbı çözüldü, ağrıdı kalbi, kolları, elleri…
Yüreğinde delici bir yanma, en çok da Mete’ye, küçücük oğluna…
Ankara’nın ıslak kaldırımlarında yürümeyi severdi Neva, uzandı… Ninesi geldi, oturdu yanına. Başını ıslak, kırmızı kaldırımdan alıp dizine dayadı. Uzun saçlarında kınalı parmaklarını gezdirerek masalını anlattı: “Bir kadın ne zaman üzülse ağlasa bir kuş dağın tepesindeki yuvasından süzülür, göğe kanat çırpar, koşup kadınıma yardım edeyim diye telaşlanırmış ve dermiş ki: Kınalı kuşun kanadı da kanadı ağlamasın bu diyarın kadını…”
İnsan olmak unutulur muydu? Boşanacağı erkek unutmuştu, bağırıyordu.
Kurabiye yapacaklardı Mete’yle, hamur yoğuracaktı eve gidip oğluna. Çalışıp çabalayıp hayallerine kavuşacaktı yeniden. Resim öğretmeni olup taşların, dikenlerin arasından yaşam çiçeklerini avuçlayan kadınların portrelerini çizdirecekti öğrencilerine.
Balkonların ışıkları birer ikişer yandı, ilkin kadınlar çıktı dışarı, çığlık çığlık… Mete de balkon kapısına koştu ama çıkamadı, kilitliydi kapısı.
16 Mart Pazartesi…
Ne çabuk dönüyor rengine günler, bir kadın daha koparılmışken hayallerinden ve yaşamından ne çabuk geçiyor düşsüz geceler.
.
