Ankara’da Çocuk Olmak

26 Şubat 2026
SİBEL UNUR ÖZDEMİR

Yenimahalle’de doğdum ben. Babamın mesleği gereği Siirt ve Eskişehir’e yapılan atamalarını saymazsam Yenimahalle’de geçti çocukluğum ve gençliğim. 

Yenimahalle’de Çocukluk

O zamanlar bu güzel, şirin ilçede bahçe içinde iki katlı evler vardı. (Keşke öyle kalsaydı.) Bahçelerde dut, erik, vişne, armut, kayısı, üzüm ağaçları ve rengarenk çiçekler bulunurdu. Aslanağzı, horoz ibiği, gül, leylak, sümbül gibi mis kokulu çiçeklerle çocukluğumda tanıştım. Dalından koparıp dut yemeyi, kayısı çekirdeğini kırıp ağzıma atmayı, vişnelerden kulağıma küpe yapmayı ne kadar özlediğimi fark ettim şimdi. 

Biz şanslı çocuklardık. Apartman katına sıkışıp bilgisayar başında oturup oyun oynamazdık. Sokak oyunlarına aşinaydık.

Evimiz Yenimahalle’nin ana caddelerinden birinin -Ragıp Tüzün Caddesi- üzerindeydi. Kapımızın önünde otobüs durağı vardı. Buna rağmen o caddede is top, yakan top, dalya, tenis oynar, bisiklete binerdik. Ne büyük cesaret! 

Yenimahalle’nin simgesi haline gelen troleybüsleri hatırlıyorum. Boynuzlu otobüs de derdik onlara. Bu otobüslerin boynuzları yol boyunca asılı olan elektrik hattındaki kablolara dokunur ve elektrik alarak çalışırdı. Bazen boynuzların biri kablodan çıkar, şoför amca aşağı iner ve boynuzu yerine yerleştirmeye çalışırdı. Biz, sokakta oynayan çocuklara da eğlence çıkar, boynuzu yerine takacak takamayacak diye iddialaşır, merakla sonucu seyrederdik. Artık metro var Yenimahalle de. Teknoloji ilerledi her geçen gün ve nereden nereye geldik. 

Taşıtlardan söz etmişken “pazar kayıkları”nı anlatmadan olmaz. Haftada iki kez çarşamba ve pazar günleri pazarı olurdu Yenimahalle’nin. O zaman herkesin arabası yok tabii. Dokuzuncu duraktan pazarın olduğu yere pazar kayığı adı verilen araçlar çalışırdı. Bu araçlar çok büyük değildi. Önde şoför ve yanında bir kişi otururdu. Arabanın tenteli arka tarafında sağlı sollu sıralar vardı, yolcular oraya karşılıklı bir şekilde otururlar ve yolculuklarını yapardı. Ben de ara sıra babamla pazara giderdim. Yeşil küçük pazar sepetime hafif sebze ve meyveleri yerleştirirdi babam. Böylece yardım etme konusunda bilinçlenir, sebze-meyveleri yakından görme şansına erişir hem de babamla vakit geçirmiş olurdum.

Bahçemizde arkadaşlarımızla toplanır, evcilik, öğretmencilik, doktorculuk, sessiz sinema, güzellik mi çirkinlik mi, saklambaç. körebe vb. oyunlar oynar, okuduğumuz bir masalı tiyatro sahnesindeki gibi canlandırırdık. Yere yatırdığımız bir sandalye atlı araba, çimenler üzerine serdiğimiz yaygı sarayımız olurdu.  Oyun oynarken rollerimizi dağıtırken, eşyalardan asıl kullanım alanı dışında dekorlar tasarlarken hayal gücümüzün geliştiğinin, o oyuna dair kurgular yaptığımızın farkında değildik elbette.  Bundan olmalı hayal gücümün bu kadar varsıl oluşu ve bana çeşit çeşit masallar, öyküler, romanlar yazdırması.

Bayram sabahları, bayram namazından dönerken babamın getirdiği mis kokulu Ankara simitleri… Odamıza bıraktığı uçan balonlar… Halamın diktiği elbiseler… Kardeşlerim… Kahvaltı sofrasındaki neşemiz, kahkahalarımız, Annemin gülen yüzü… Hâlâ içimdeki kız çocuğunu canlı tutan hatıralardan. 

Sevimli ilçemizde dostluğun, yardımlaşmanın, paylaşmanın, bayram coşkusunun her türlüsünü yaşadım, mahalle kültürü denen kavramın hakkını aldım/verdim, desem yanlan olmaz.

Zaman içinde Ankara’nın pek çok semtinde oturmuş olsam da kendimi hep Yenimahalle’ye ait hissettim. Bilirsiniz insanlar yaşadıkları yerlerden, tanık olduğu olaylardan etkilenirler. Ve ilk önce çok iyi bildikleri konuları anlatırlar ilk kitaplarında. Ben de ilk kitabım Belki İstanbul’dayım‘da “Soldan Sağa On Bir Harf” başlıklı öykümde çok sevdiğim bu güzel ilçemizi -Yenimahalle- anlatmıştım. Pek çok çalışmamda da bu yazımda bahsettiğim anekdotlara rastlamanız mümkündür.

Ve Ankara… Doğduğum, büyüdüğüm, yaşadığım kent, başkentimiz. Herkese nasip olmaz başkentte nefes alıp vermek. Bana oldu, şükürler olsun.

Atamızın ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’i defalarca ziyaret edebilme fırsatını yakalamış olmak, Aslanlı Yol’dan yürümenin ayrıcalığı, Atamızın na’şının aslında mozalenin altındaki bir odada bulunduğunun ve mezarının sekizgen oluşunun nedeninin Türklerde sonsuzluğu temsil ettiğini öğrenmek, askerlerin nöbet değişimine rastlamak ve hayranlıkla izlemek kaç kula nasip olmuştur ki…

Çocukluğumun Gençlik Parkı, parkın içinde yer alan Lunapark ve Lunapark Aile Gazinosu. Gençlik Parkı’nın kocaman havuzunda yaptığımız sandal sefaları. Kürekleri çeken rahmetli babam ve cıvıl cıvıl biz. Şişman’dan aldığımız dondurmaların tadı damağımda. Fenerbahçe Restaurant’ta yemek yiyişimiz, yemeğimizin bir an önce bitmesini istememiz ve Lunapark’taki oyuncaklara binmek için sabırsızlanışımız. Uçaklar, bugi bugiler, aynalar, çarpışan arabalar, uçan sandalyeler, dönme dolap, balerin vb. O oyuncaklara bindiğimizdeki coşkumuz, masal dünyasında yok oluşumuz. Pilot mu balerin mi şoför müydük acaba yoksa kanat takıp göğe mi yükselmiştik?

Çocukluğumun en önemli mesire yeri olan ve Ankara ile adı bütünleşen Atatürk Orman Çiftliği. Hafta sonunu güzel geçirmek için komşularımızla sözleşip piknik sepetlerimizi hazırlayıp soluğu AOÇ (Hayvanat Bahçesi) de almamız… Kafeslerdeki hayvanlar için üzülsek de onları başka bir yerde göremeyeceğimizi bilerek sevmemiz, tanımamız, yasak olsa da yiyecek vermemiz, onlarla konuşmamız, iletişim kurmamız bizi mutlu ederdi. Şimdi Dijital Hayvanat Bahçesi var Ankara’da, Aynı tadı vermiyor elbet ama hiç yoktan iyi. Çiftliğe özgü AOÇ Dondurması ve Çiftlik ayranı tadılmazsa olmaz yiyecek içeceklerdendi. Dondurma alabilmek için sırada beklediğimizi hatırlıyorum. İstediğin şeye ulaşabilmek için sabretmenin, sıra beklemenin güzelliğini yaşıyorum. 

Sibel Egemen’i, Bülent Ersoy’u, Emel Sayın’ı ailecek izlemiştik Lunapark Aile Gazinosunda. Sonra Huysuz Virjin’i, Nükhet Duru’yu, Füsun Önal’ı Arı Stüdyosunda seyretmiştik. Başrollerinde Erol Evgin, Necla Nazır, Nevra Serezli olduğunu hatırladığım “Şen Sazın Bülbülleri” isimli müzikali de sanırım bu sinema da izlemiştim. Başkent’te yaşamanın sunduğu avantajlardan biriydi sanatın her türlüsüne ulaşabilmek. Tiyatroları hiç kaçırmazdım halamın sayesinde. Düşündüğümde Tolga Aşkıner ve Nisa Serezli geliyor gözlerimin önüne. Opera ve bale gösterilerine de giderdik. İzledikten sonra günlerce etkisinde kaldığım sahne sanatları yaşamımı öyle derinden etkilemişti ki hayalim hep tiyatro sanatçısı olmaktı. Başka hiçbir mesleği istememiştim. Tabii her arzumuz gerçek olmuyor. Tiyatro sanatçısı olamasam da amatörce uğraştım bu sanat dalıyla ve her zaman iyi bir seyirci oldum, ayrıca oğlumu da tiyatro oyunculuğu konusunda teşvik ettim. Ankara da yaşamasaydım, sanatsal etkinliklere bu kadar dahil olmasaydım böylesine yürekten sever miydim acaba sanatın her dalını?

Düşünüyorum da tiyatro oyuncusu olmak, başka başka karakterlere can vermek, farklı mesleklerdeki kişileri oynamak kısmet olmadı ama bu sanata çok yakın başka bir şey nasip oldu edebiyat gibi. Yazdığım eserlerde karakterlere can vermek, onların öfkelerini, sevinçlerini hissetmek, onlarla birlikte ağlamak/gülmek. Koşmak/yürümek, kurgu kişilere fiziki ve ruhani özellikler yüklemek, bilhassa o hikâyeyi kurgulamak bana hep büyük mutluluk verdi. Ve okuduğum kitaplardan çoğunda İstanbul’un anlatıldığını görünce niye Ankara yok, diye üzüldüğümden olacak ki çoğu çalışmamda Ankara’yı anlatmaya çalıştım şimdi olduğu gibi. Şu andaki son öykü kitabımın ismi Seninle Sevdim Ankara’yı,

Ankara’yı, Ankaralı olmayı, bu kentin yazım hayatımda ve daha pek çok hususta beni nasıl etkilediğine dair anlatılacak çok şey var ama gelin onları da başka çalışmalarımdan okuyun. 

.