Anadolukavağı’nda  Çocuk Olmak

27 Mart 2026
OYA ENGİN

Suya kıyısı olan köylerde, kasabalarda, şehirlerde yaşamak şiir gibidir. Hele siz Boğaziçi’nde hele de Anadolukavağı’nda yaşamış, büyümüşseniz değmeyin tadına!

Büyük dedemler 1800’lü yılların ortalarında görev gereği İstanbul’un çeşitli semtlerine yerleşmişler. Ama sanırım en çok Anadolukavağı’nı sevmişler. Şehirdeki son evlerini buraya kurmuşlar. Biz de torun torunları olarak bu evde yaşamak ve büyümek şansına eriştik.  

Deniz kuvvetlerine mensup asker sülalesi olduğumuzdan deniz sevdası mesleki bir zorunluluk ötesi bir tutku olmuş. Koca  askeri gemilerden sonra küçüle küçüle babamın yeşil sandalında veda etmişiz deniz araçlarına. 

Dedelerimin evi Anadolukavağı’nın sivil bölgesindeki son evlerden, üç katlı, on iki odalı, üç buçuk dönüm bahçe içindeki meyve ağaçları altında oturunca gözünüzün önünde alabildiğine İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafını görebileceğiniz bir konumdaydı. Bunu anlatırken bir yandan da düşünüyorum, şimdilerde bu çok az çocuğun erişebildiği bir olanak ancak o zaman gayet normaldi. Çünkü Anadolukavağı’nda pek çok kişinin evi bu konumdaydı. Hepimiz orta sınıf ailelerdik. Asker aileleri ve yerli aileler iç içe, çocukları can cana arkadaşlıkla geçinir giderdik. Siyaset hayatımızda yoktu, zenginin zengin olduğunu bilmezdik. Sadece hepimiz insandık ve bizler bir köyün tadını çıkaran şanslı çocuklardık. 

Deniz bizim için hem zorlu bir macera hem de keyifti. Çünkü okullarımıza sadece deniz yoluyla ulaşabilirdik. Vapura tek başına binmek, on dakika içinde Asya kıtasından Avrupa kıtasına geçmek müthiş bir şeydi. Düşünsenize her gün kıtalar arası yolculuk yapıyorsunuz. Canım İstanbul, her köşesi sürprizlerle dolu.  

Bahar zamanı bastırıveren sis, kar ve fırtına zamanı çalışmayan vapurlar bize zorunlu tatil hediye ederdi. Okula gidemezdik. Ve bu çok hoşumuza giderdi. Oysa mezun olunca ne çok özledik okula gitmeyi…

Bütün babaların ufak da olsa bir sandalı vardı. Biz 12-13 yaşlarına gelinde bu sandallarla Anadolukavağı koyunda balık tutmaya çıkardık. O zaman bereket fışkırırdı denizden. Tuttuğumuz balıkları aramızda paylaşır bazen aileler bir arada bahçelerde mutlulukla yerdik. Ne huzurlu günlermiş meğer…

Özgür çocuklardık.  Mayıs ayı geldi mi tek başımıza denize giderdik. Ekmek arası peynir domates en sevdiğimiz yemekti. Bir de tüpte satılan çikolatalı krem. Tüm yaz mevsimini geçirdiğimiz askeri plaj, mahfel ve iskele yanındaki gündüz balık lokantası, saat 18.00’den sonra da çay bahçesi sosyalleştiğimiz mekanlardı. Kış mevsimi ise sırayla birbirimizin evlerine giderdik. 

Anadolukavağı’nda gündüz başka gece başka hayat yaşanırdı.  Eminönü’nden kalkan vapur öğle saatlerinde iskeleye yanaşır ve dünyanın dört bir yanından gelen turistler meydana dağılırdı. O zaman bizim için bu insanlar yabancı dil öğrenmemiz için büyük bir fırsattı. Gözümüzü kestirdiğimiz turistlerin peşine takılır, onlarla yabancı dil pratiği yapardık. Öyle çok fotoğraf, kitap, hediye paketleri gelirdi ki sonrasında. O insanlar boğazın sonundaki bu küçük köyde çat pat konuştukları biz çocukları hep sevindirmişlerdi. Hala birkaç fotoğraf, birkaç kitap kütüphanemde durur. 

Balıklar, midyeler, dondurmalar, ızgara ve kızarmış yağ kokuları arasında geçen günün kargaşası akşam 17.00 civarında turist vapurunun geri dönmesiyle son bulur, köy halkı kendi kendiyle baş başa kalırdı. Biz çocuklar bu kez ortalığa saçılır, kimimiz işletmelere yardım eder, kimimiz çay bahçesinde en ön masalardan birine oturur, direk vapurunun (Yine Eminönü’nden kalkar, iskelelere uğraya uğraya gelir, genellikle memur ve şirketlerde çalışanları taşırdı) gelmesini beklerdik. Benim babam marangoz olduğu için daha sonraki vapurla gelenler arasındaydı. Vapurların saatleri vardı ve genellikle devamlı yolcular hep bu saatleri kullanırlardı. Evlerde kimin hangi saatte geleceği bilinirdi. 

İskeleye bakarak sevdiğin insanların eve dönüşlerini beklemek ve çımacının ardında onu görmek en sevdiğimiz anlardı. Beklenenler gelince köy meydanı sakinleşir, herkes evlerine çekilir ve aile hayatlarını herkes kendine göre yaşardı. 

Köyde çok özgür olmamızın nedeni herkesin birbirini tanıması ve askeri bölge olduğundan güvenliğin çok yüksek olmasıydı. Bu yüzden günün ve gecenin her saati sokakta korkusuzca dolaşabiliyorduk. Bu; biz çocuklar ve gençler için de geçerliydi. Ramazan geceleri sahur saatlerinde tek başımıza alt sokağa komşu evlere yiyecek götürürdük.

Belki de bu yüzden cesur ve korkusuz yetiştiğim için yaşamımı bugün de bu şekilde sürdürebiliyorum. Canımız ne isterse yapıyorduk. Mevsimlere göre davranışlarımız vardı. Kayık boyama günleri, kuzukulağı toplama, balık ağı örme, katır tırnağı koklama, izmarit yakalama, deniz dibinden midye çıkarma, incir zamanı, erik zamanı, hıdrellez hazırlığı, bahçe kazma, domates ekme….

Kız çocuğu olarak birey olabildimse, yaşadığım yerin ve davranış biçimlerinin, özgüvenin, el becerilerinin, doğa sevgisi, çevre bilincini kazanmamda köyümün katkısı çok büyük. 

Bahçemizdeki doğal otlardan annemin yaptığı şifa yemeğini hiç unutamam. Yine bahçe güllerimizden yapılan gül şerbetleri, ahlat ağacımızı, mayıs papatyalarımızı hep hatırlarım.

Bahçe olunca doğal olarak beslediğimiz köpeklerin sayısını bile hatırlamıyorum. Kediler, köpekler, tavuklar, tavşanlar… Bugün hayvanlar için farkındalık çalışmaları yapıyorsam o günlerin eseridir. 

Şimdi bu olanaklar için İstanbul’da köylerde yaşayanlar hariç diğer insanlar çok fazla maddi olanaklara ihtiyaç duyuyor. Bizler en doğal haliyle bunları abartısız, keyifle ve olağan seyrinde yaşadık ve bu benim ruhsal, kişilik ve karakterim için o kadar olumlu etki yarattı ki şimdilerde hiçbir şeye karşı bir özlem duymuyorum. Çünkü hepsini yaşayarak büyüdüm. Ve muhteşem geçen çocukluğum sayesinde bugünün atmış dört yaşındaki Oya’sıyım. Şükürler olsun.

.