18 Mart 2026
İSMAİL DEMİR

“Doğanın dengesi iyice bozuldu,” demişti emekliliği gelmiş Fikret öğretmen bugün öğlen arasında. Ensesinden bel boşluğuna doğru süzülen o yapış yapış teri hissedince hocanın sözleri zihninde yeniden yankılandı. “Haklı,” diye geçirdi içinden. Nemli hava, kavurucu sıcakla birleşince şehir çekilmez bir hal alıyordu.
Setbaşı Köprüsü’nde belediye otobüsünden inmiş, kendini zor bela Ünlü Cadde girişindeki o kuytu çay ocağına atmıştı. Pelte gibi çöktü alçak tabureye. Okulun bitmek bilmeyen curcunası, otobüsün boğucu havasızlığı ve üzerine sinen o ekşi ter kokusundan sonra burası bir vaha gibiydi. Dağdan aşağı süzülen hafif esinti tenine değdikçe rahatladı.
Yaşı on altı, bilemedin on yedi gösteren; bıyıkları yeni terlemiş garson, tam zamanı olduğunu hissetmiş olacak, hemen yanı başında bitti: “Ne arzu edersiniz abi?” “Bir çay alayım,” dedi. Hararetine iyi geleceğini düşündü.
Bugün şanslıydı; okul çıkışı velilere yakalanmadan kaçmayı başarmıştı. Bir kez kapıda yakaladılar mı, bırakmıyorlardı.
Gözü yan masada oturan adama takıldı. Daha doğrusu, adamın yüksek sesle yaptığı telefon görüşmesi dikkatini çekti. Sanki koca sokakta tek başınaymış gibi bağırıyor, telefonda kavga ediyordu. Beyaz gömleği, kumaş pantolonu, bir elinde tespihi diğerinde sigarasıyla etrafına meydan okur gibi bir havası vardı. Senedi bozdurmalıymış, bugün bu işi halledemezse çok içeri girermiş, ne yapıp edip çözmeliymiş; aksi halde fena olurmuş… İstemeden de olsa tüm olaya vakıf olmuştu.
Çayı gelince köşedeki masaya geçti. Etrafı izlemeye koyuldu; esnafın müşteri kapma telaşı, simitçi çocuğun “taze çıktı” diye bağırışı, otoparkçının dört arabalık yere beşinciyi sığdırmak için verdiği çaba… Hayatın uğultusu kendi ritminde akıyordu.
Bardaktaki son yudumu içerken karnının acıktığını hissetti. Abdal Fırını’ndan yeni çıkmış bir simit ne güzel giderdi. Hava bu kadar sıcak olmasaydı, Heykel’den bayır aşağı inebilirdi. Gözü kesmedi. Daha sahaflara girecek, sınav hazırlık kitaplarına bakacak, eve gidip masanın başına çökecekti.
Ücretli öğretmenliğe bir yıl daha katlanamazdı. Diğer öğretmenlerle aynı sınıfa girip, aynı dersi anlatıp, aynı yorgunluğu yaşamasına rağmen; ay sonunda eline geçen asgari ücretin bile altındaki o para, insanın onuruna dokunuyordu. Sınıfta elinden geleni yapmasına rağmen bir de velilerin o bitmek bilmeyen “afra tafrası” eklenince yükü daha da ağırlaşıyordu. “Bu yıl son,” diye fısıldadı kendi kendine, “Gelecek yıl ne pahasına olursa olsun kurtulmalıyım bu illetten.”
Çay ocağından kalktı. Meydan henüz kalabalığa teslim olmamıştı ama seyyar satıcılar akşama hazırlanıyordu. Sokağın sonundaki alt geçidin o serin karanlığına bıraktı kendini. Merdivenlerin bittiği yerden sola dönüp sahaflar çarşısına girdi.
Eski kitapların, tozlu kâğıtların ve yaşanmışlıkların o kendine has kokusuyla buluştu. Okul kıyafetlerinin bulunduğu, ikinci el kitapların alınıp satıldığı, ekmeğini kitaplardan kazanan sahafların mekânıydı. Tavanlara kadar yükselen kitap kuleleri arasında zaman geçirmek hoştu. Aklındaki nadir eseri arayan kitap tutkunları ile evdeki kütüphanesini üç kuruşa elden çıkarmaya çalışanlar dar merdivenlerden iner, çıkardı. Bir defasında kuytu bir köşede kitap müzayedesine denk gelmiş, insanların sararmış sayfalara gösterdiği o hürmeti izlerken hayranlık duymuştu.
Her hafta uğradığı sahafa gitti. Kısa bir hal hatır sorma faslından sonra ayırttığı test kitaplarını çantasına yerleştirdi. İhtiyacı olan kitapları söyledi. Haftaya uğrayıp alacağını belirtti. Vedalaşıp ayrıldı. Alt geçidin Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun önüne çıkan merdivenlerinden caddeye ulaştı.
Güneş artık inişe geçmiş, gölgeler büyümüştü. Uludağ’dan esen rüzgâr, akşamın serinliğini müjdeliyordu. Tarihi İskender kebapçısının önünde her zamanki gibi kuyruk vardı. Tayyare Kültür Merkezi’nin girişindeki panolara takıldı gözü; sergiler, oyunlar, konserler… “Zaman bulup da gidemiyorum ki,” diye hayıflandı. Sınav stresi, hayatının üzerine dev bir gölge gibi düşmüş, tüm renkleri griye boyamıştı.
Ulucami’nin avlusundan geçmek üzere yönelmişti ki, su fıskiyelerinin yanında üniversite arkadaşı Faruk ile burun buruna geldi. Faruk gevezeydi; bir yakaladı mı bırakmazdı. Tam hal hatır sorup kaçmaya yeltenecekti ki, Faruk koluna girdi: “Gel sana Kozahan’da bir şeyler ısmarlayayım.” “Yorgunum” falan dese de kâr etmedi; kendini bir anda Han’ın görkemli kapısından içeri girerken buldu.
Kozahan’ın bahçesi her zamanki gibi ana baba günüydü. İpekçi dükkânlarının önünden, renkli şalların arasından geçip bahçeye indiler. Zar zor bir masa bulup oturdular. Oturur oturmaz başladı Faruk: “Bu çocuklar bir tuhaf arkadaş, biz böyle miydik? Laftan sözden anlamıyorlar. Dershaneye para veriyoruz diye her istediklerini yapabileceklerini sanıyor şımarıklar. Öğretmen şamar oğlanı sanki! Patronlar da ‘müşteri’ diye ses çıkaramıyor.”
Faruk liseden arkadaşıydı. Matematik öğretmenliğini bitirmişti. KPSS için yıllarca kendini paralamış, olmayınca dershanede çalışmaya başlamıştı. Beyaz gömlek, kumaş pantolon, kravat ve kundura… Dershane de görüntü önemliydi. Göz ucuyla kendini süzdü. Kot pantolon, üzerinde tşört, ayağında spor ayakkabı. İyi ki okullarda kılık kıyafet serbest diye düşündü.
Meyveli soğuk sodayı bir yudumda yarıladı Faruk. İçindekileri boşaltmak istiyordu: “Dün sosyal medyada gördüm, bizim sektörde sendika varmış. İstanbul’da ücretini alamayan bir öğretmen için eylem yapmışlar ve hakkını almışlar. Ücretli öğretmenler de üye olabiliyormuş. Sevindim vallahi, yalnız olmadığımızı bilmek güzel. Aklımızda olsun, lazım olur.”
Faruk’un heyecanlı anlatışına gülümsemekle yetindi.
Han’ın Kapalıçarşı kapısından giren çıkan insan seli her zamanki gibi yoğundu. “Kalkalım artık,” dedi. Israr etmedi Faruk, her zamanki ataklığıyla hesabı da ödedi. Vedalaşıp ayrılırken arkasından bağırdı: “Arada sırada görüşelim, laflarız!”
El sallayıp Kapalıçarşı’nın loş ve serin koridoruna daldı. Kuyumcuların ışıltılı vitrinlerini geride bırakıp Fomara’ya doğru inmeye başladı. Niğdeli tatlıcının önünden geçerken o nar gibi kızarmış sarı burmalar “beni ye” diyordu. Aç açına gitmeyeceğini düşündü. Sokak satıcıları caddeyi parsellemişti. Siyahilerin kemer tezgâhları, parfüm kokuları ve çorapçıların bağırışları arasında Fomara Meydanı’na ulaştı.
Kışın kestane kokan metro girişini, şimdi süt mısır satan tezgahlar almıştı. Herkes bir şekilde ekmeğinin peşindeydi.
Yoğun insan kalabalığı içinde merdivenlerden zorlukla indi. Şansına tren hemen geldi ve boş bir koltuk bulup çöktü.
Cebinden telefonunu çıkardığında ekranın bildirimlerle dolduğunu gördü. Mesajların çoğu velilerdendi. Günün her saati hazır ve nazır olmasını bekliyorlardı. Sabırla hepsini tek tek cevapladı.
Gözlerini kapatıp kafasını tekrar cama yasladığında, günün tüm kareleri bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden: Sınıfın gürültüsü, öğretmenler odasının kasvetli havası, KPSS kitaplarının ağırlığı, sınavın yaklaşıyor oluşu, dershanede çalışmanın zorluğu, özel sektör öğretmenleri sendikası, velilerin mesajları…
“Kestel istasyonuna gelmiş bulunmaktayız,” diyen anonsla irkildi. Kendine geldi, çantasını kavradı ve kapıya yöneldi. Akşam olmuştu.
.
