6 Nisan 2026
SİBEL UNUR ÖZDEMİR
07. 08. 2023, Hatay
Merhaba Tahsin Efendi,
Ah Tahsin Efendi ah! Depremden sonra gelen yardımların içinden çıktı seni anlatan kitap. Bir solukta okudum, bitirdim. Sen 1937 yılında yaşamışsın, bense 2023 yılında yaşıyorum. Ben nefes alıyorum ancak yaklaşık altı ay önce yani 06 Şubat 2023’te öyle büyük bir deprem yaşadık ki… En büyük, en şiddetli, en uzun ve kaybı çoktu. Artçıları devam ediyor hâlâ. Yedi il etkilendi, on binlerce insan hayatını kaybetti. Ben de ailemi kaybettim. Acım büyük! Herkesin acısı çok büyük. Öyle bir acı ki dayanılacak gibi değil. Ta ki seni anlatan kitabı okuyuncaya kadar oldukça tuhaf duygular içindeydim. Öfke mi, yalnızlık mı, acı mı? Adını koyamadığım onlarca duygu esir almıştı beynimin derinliklerini. Nasıl kurtulacağım, kurtulabilecek miyim içimi yakan onca duygu ve düşünceden? Silkelenip ayağa kalkmam gerektiğini biliyordum ama nasıl, nasıl yapacaktım bunu, işte onu bilmiyordum.
Öyle olaylarla karşılaşıyor ki insan, kendini büyük bir çıkmazın içinde buluyor. Aklına gelmeyen başına geliyor. Sınav belki de yaşananlar.
Sen Balkan Harbi’ne gönüllü katılmış, Trakya’da yaralanmış, iyileşmiş, tekrar orduya girmiş, harbin sonunda her şeyi terk etmiş ve bir daha ortalıklarda görünmemişsin.

Ben de depremden sonra yok olmak istedim ama yapamadım. Ailemi kaybetsem de köklerim burada. Onları bırakıp nereye gideyim? Ben de senin gibi bir ölüyüm; anam, babam, kardeşlerim ebedi ahirete intikal ettiler. Hangi enkazın altında kaldı babam, bulamadılar. Evimiz yıkıldı. Yuvamız dağıldı. Annemle kardeşlerimi koyun koyuna gömdüm, hem de kendi ellerimle. En azından mezarlarının nerede olduğunu biliyorum.
Nefes alıyorum fakat yaşayan bir ölüden farkım yok. O güzel günlerimizi, annemin sıcak, sevgi dolu kucağını, kardeşlerimle şakalaşmalarımızı, çekişmelerimizi, babamla tavla atışımızı, balığa çıkışımızı özlüyorum.
Yuvam yerle bir. İçerim kırık dökük. Nemden kalkmış sıvalar gibi kavlak yüreğim. Önceki halimi bilenler beni tanımakta zorluk çekiyor. Ben de dönüştüm Tahsin Abi. “Abi” diye hitap ettim, bağışla ama seni kendime o kadar yakın hissediyorum ki içimden abi demek geldi.
Bir meczuptan farksızım. Dünyevi şeylerle alakam yok. Paramız pulumuz çoktu. Kimseye muhtaç değildik depremden önce. Üniversite de hukuk okuyordum. Artık hiçbir şeyin ehemmiyeti kalmadı. Ailem yitip gitmiş, paranın malın lafı mı olur.
Çadırdayım zaten. Akşamdan akşama bir tas çorba, bir yudum su yetiyor bana. Kitaplar, kitaplara tutundum işte. Hayırsever biri göndermiş. Göz göze geldik senin hikâyenin anlatıldığı kitapla. Tesadüf belli ki. Demek senden öğreneceğim çok şey varmış.
Savaşın üzerinde bıraktığı yaralar, kendi seçtiğin bir trajedinin içinde yoğurmuş seni. Kolay mı insan öldürmek, ölen insanla aynı havayı solumak, barut, kan kokusu, esir düşmek, esir almak, hayalleri yıkılan arkadaşının gözlerini kapatmak? Savaş yok eder insanı, köleleştirir. Hepimize yetmez mi bu dünya? “Savaş denen kavga niye!” diye haykırasım var kaderine. Oysa deprem doğal bir olay. Engellemek insanın elinde değil ancak önlem almak elinde. Çürük yapılan binalar, demirden, çimentodan çalmalar… Sonuç kimseye yar olmayan binalar. Deprem artığı enkazların arasında kedi, köpek, kurt gibi hayvanların, cesetlerin peşinde koşup karınlarını doyurmaya çalışmalarını izlemek de kolay değil. İnsanın, insana ettiğini başka hiçbir canlı diğerine yapmıyor.
Ömrünün en güzel çağında savaşa katıldın sen, ömrümün baharında depremi yaşadım ben. Ah, ah! Deli misin veli misin bilmem ama nargilenin marpucunu dudaklarına götürdüğünü görebiliyorum. Ben mi? Ben, sigara bile içmem. Şu üstüme başıma bak! Aynı sen. Günlerden banyo yapma imkânım olmadı. Tuvaletimizi bile yapmak sorun buralarda. Sana pis, kirli diyorlar ya… Kesinlikle bana da diyorlardır. Sanma ki umurumda.
Kıvırcık ve siyah saçlarım kirden yapağılaştı. Tıraş olamadığım için sakalım da uzadı. Gözlerimin ferini aldı götürdü yaşadığım acı ve kayıplar. O yüzden seninkiler gibi parlak değil. Senin gibi hayatın mucizesine ermedim henüz ancak öğrenmeye çalışıyorum Ahmet Kutsi Tecer’in hakkında yazdıklarını okuyarak.
Çok gezen mi çok okuyan mı bilir tartışması yapılır ya… Sen pek çok yer gezmişsin; Kars, Erzurum, Şam, Tebriz… Hikâyeden okuyup öğrendiğim yerler buralardan ibaret çünkü seyahat ettiğin yerleri anlatmayı sevmediğini satırlar fısıldadı kulağıma. Ben de okuyarak öğrenmeye çalışıyorum. Bak, işte seninle tanıştım, yaşadıklarına tanık oldum ve filozoflaşmaya başladım, hissediyorum başladım. Senin gibi lastikli laflar edip bol bol düşüneceğim, saatlerimi -içmesem de- kafam bulutlu, zihnim dumanlı, kendimden geçmiş bir halde, zil zurna sarhoş bir ruhaniyetle geçireceğim, zaten yapacak başka bir işim de yok.
Beklenmeyen hadiselerin gece ve gün boyunca bedenimi, ruhumu zehirli bir sarmaşık misali sarışı… Ne kadar unutmaya çalışsam da ölümü hatırlatıyor. Ölüm! Doğduğumuz andan itibaren ölüme doğru adım adım ilerliyoruz düşününce. Ne var ki yaşamın telaşına kapılınca insan, dünyevi şeylerle başa çıkmaya çalıştıkça aklına bile getirmiyor ölümü. Topraktan geldik toprağa gideceğiz ama daha vakit erken değil mi benim için? Yirmimde bile değilim henüz. Vaktinden önce ölüp de çiçeklere/otlara gübre, böceklere yem olmak istemiyorum. Parlayan gözlerinle bir heykel gibi bakma bana Tahsin Abi. Ben seni anladım, ne olur sen de beni anlamaya çalış. “Her şey ondan gelir ve oraya döner,” diyorsun ya… Ben de aynını söylüyorum. Sonra “Her şey, hepimiz, büyük ve muazzam bir kadavranın üzerinde gezinen kurtlarız. Anlıyor musun? Kadavra kurtları.” Çok düşündüm bu cümlen üzerine, yerden göğe haklısın. Yine de Allah sıralısını versin ölümün. Hoş ailemi kaybettim. Kimin umurunda benden başka? Ateş düştüğü yeri yaktı. Onlar öldüğü ile kaldı, güneş yine doğdu, yeniden doğdu, tekrar tekrar doğdu. Babam bir çukuru bile dolduramadı. Belki de toprak kabul etmedi onu. Fırlattı attı bilinmez bir enkazın altına.
Hayat, doğumla ölüm arasında geçen kısa çizgi. Yaşamanın da zaferi kendine göre kıymetli. Sevmek, sevilmek güzel. “Güneş bir mezarlıktır,” diyorsun Güneş yeni doğan günün müjdecisi, insana verilen bir günün daha mutluluğu. İnsanlık aynı, her yer bir, yaşamlar farklı. Hayatın renkleri, sesleri böyle duymasını bilene.
Söylediklerimi makul karşıladın ki sakin ve mütebessimsin. Gel birlikte gecenin sükutunu dinleyelim. Ay ışığıyla yıkanalım, arınalım, dönüşelim. “Bu ölümlü dünya uykusuz kalmaya değmez,” demiş ya Ahmet Kutsi Tecer, uyuyalım. Sonra… Kuş seslerinin eşliğinde sabah güneşinin ziyasından şifalanalım. Unutalım çocuksu korkularımızı.
Ver elini Tahsin Abi, ver de Enderunlu Vasıf’ın o beytini birlikte okuyalım:
“Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner
Gam ü şâdî-i felek böyle gelir böyle gider.”
Ayağa kalkalım Tahsin Abi, ayağa. Sımsıkı basalım toprağa. Dik duralım, dimdik. Hatay, Kahramanmaraş, Malatya, Adıyaman, Gaziantep, Adana, Elâzığ, Kilis, Diyarbakır, Şanlıurfa, Osmaniye… Her şehir bize benzesin, insanlar bizden feyz alsın.
Yalvaç Yerçi
.
