22 Şubat 2026
TANER İSKENDER

Ünye’ye Kar Yağmış!
Büyükler ve daha bilmiş büyük büyükler ikindi sonrası ağaçların tepelerine bakarlar, başlarını öne arkaya sallarlar, “geliii” deyip boğulurcasına uzun uzun esnemeye başlarlardı. Torik, palamut tuzlanmış, küpün yerini alan bidonlara basılmış, hamsinin yağlanması beklenirdi.
Akşam yemek faslı biter, mutfaktan patlamış mısır ve yağ kokusu odalara yayılırdı. Kadınlar saat 21’de Radyo Tiyatrosu beklerlerdi. Dışarıdan gelen evin erkekleri büyükten küçüğe arkalarını sobaya dönerler, nöbetleşe gevrerlerdi. Bir süre lüfer, kalkan üzerine başlayan sohbet, hamsiye gelir, yüzler iştahla gülerdi. Çocuklar pencerelere yığılırlar, elleriyle buhardan temizledikleri camları sile sile ipince yaparlar, beklediklerini göremezler, uykuya teslim olurlardı. Gece yarısından sonra kar rüzgarın ardından ayazla gelir; çatıların, ağaçların, yolların, bahçelerin üzerlerine pamuk yorganlar sererdi. Çocuklar düşlerinde pamuk yorganlara sarılırlardı.
Mikroplar kırılıyor, tabiat temizleniyor, derlerdi daha bilmiş büyük büyükler. Öyle derlerdi ama bir yandan tabiatın kendi yasası işlemeye devam ederdi. Kışla aşık atmaya kalkışılır, kışın ömrüne ömür yetmezdi. Saray Cami’sinden, Orta Cami’den, Büyük Cami’den çıkan selalar kuşların kanatlarında çarşıyı, meydanı, iskeleyi, yalıyı dolaşıp Kaledere, Hamidiye, Kasap ve Çamurlu mahallesine doğru ağır ağır yol alırdı. Büyüklerin, büyüklerin büyüklerinin bir kısmı, çok şükür bu karı da gördük tevekkülündeyken, bir kısmı ise geçmiş kışların hikayesini emanet bırakıp selayı getiren kuşların kanatlarında, sözleri arkada bu dünyayı terk ederlerdi.
Kasabalılar fala inanma falsız da kalma diyerek kış uykusuyla kuş uykusu arasında iskambil falı açarlar; uykusu kaçan kadınlar birbirlerine Arkası Yarın’ı anlatırlardı.
Bir de avcılar vardı ki karlı havayı çocuklardan sonra en çok onlar beklerlerdi. Omuzlara asılı tüfekleri, çapraz fişeklikleri, derin çizmeleri ve yerinde duramayan alacalı, kahve renkli İngiliz setterleri ve pointerleri ile avcılar topluca ve eğlence edasıyla deniz seviyesinden çok da uzaklaşmadan önceden belirlenmiş arazilere giderlerdi. Heyecanları ve hevesleri bakımından hep aceleciydiler.
Bir de avcıların av dönüşleri olurdu, heybeleri çeşit çeşit kuş dolu. Bazı avcılar da bellerine sıralarlardı kuşları. Sonra öyle bir zaman geldi ki avladıkları çullukları, karatavukları, yaban ördeklerini, kazları bir daha göremediler. Bir süre bu durumu birbirlerine sorsalar da aldıkları cevap hep “biilmiim ki” oldu. Av bitti. Av bitince avcılık da bitti. Avsız kalan avcılar nerede bir arada üç beş kişi görseler orada atmaya devam ettiler.
Kar geldiği güzellikle gitmezdi. Çocuklar heveslerini alırlar, yorgun düşerlerdi. Çocuklardan geriye kalan kar işi iyice sulandırmakta gecikmezdi. Kar suları yukarılardaki mahallelerden, sokaklardan, kaldırım kenarlarından ipince akardı. Meydanda bütün mahallelerin kar suları birleşir, bastığımız taşların altından, arasından, çukurlardan botumuzun , çizmemizin içine sular dolar, pantolon paçalarımız sırılsıklam olur, ayaklarımız bir süre sonra vıcık vıcık kar suyunun içinde buz keser, hissedilmez bir hal alırdı. Kasabanın kargaları çınarın dallarından bütün bu olup bitenleri gak demeden kuşbakışı seyrederdi.
Sela kuşlarını yukarıda gören çocuklar, gidenlerin yerine kardan adamlar, kadınlar yaparlardı.Geceleri sıcak odaların perdelerinin kenarlarından sokak lambalarının gri, mavi aydınlattığı buzlaşmış kardan insanları, oradalar mı diye meraklı gözlerle kısa aralıklarla takipte olurlardı.
Pamuk yorganlara uyanan çocuklar, her sabahın köründe dürte dürte kaldırıldıkları yataklarından şimdi kurbağa gibi sıçrayarak kalkarlardı. Aileler, çocuklarının okula bu kadar neşeli, keyifli gittiklerine şaşarak hayretle bakarlardı.
İlkokulların bahçelerinde yakaları bulut işlemeli siyah kanatlı kelebekler uçuşurdu. Ortaokul tekti ve denize, evlere tepeden baktığı zamanlardı. Öğretmenlerin etrafında sinek uçamazdı. Dersler içeri ile dışarının özlemiyle geçerdi. Son zil çaldığında demir kapılara sığamayanlar duvarları aşmaya çalışırlardı. Dışarıya çıkanlar ellerinde okul çantaları karlara bata çıka, düşe kalka Hasan Fehmiler’in evinin önüne kendilerini zor atarlardı. Denizin poyrazında patlıcana dönmüş yüzleriyle, elleriyle çocuklar, kızak yaptıkları çantalarıyla yarışa hazır olurlardı. Bağrış çağrış, çığlıklar arasında altlarına aldıkları çantalarıyla poyraza ve soğuğa inat yarışa başlarlardı. Hacı Osman Ağa Camisinin önüne gelindiğinde çantaları patlayan, yarıştan kopan haytalar, yarışa devam edenlere arkalarından kartopu atıp soluğu mandalina bahçesinde alırlardı.
Köşeyi dönüp Osman Hoca’nın evinin kapısına gelindiğinde birkaç öğrenci kalırdı inatla yarışan. ‘Perzü’ sapına dönen çocuklar Yalıkahvesi’ni gördüklerinde son bir hamle daha yaparlardı. Gün iyice akşama dönerdi. Uzaktaki iskele denize çökmüş sisin içinde hamsi tirollerini beklerdi.Yarış Kılıç’ın dükkanının önünde biterdi. Yarışı bitiren her öğrenci birinci sayılırdı. Kar soğuğundan elleri, ayakları, yüzleri, gözleri buz kesmiş çocuklar, karla akşam arasında birer hayalet gibi kalırlardı. Ağızlarını açacak, dillerini döndürecek mecalleri kalmazdı.
Şimdi hepsinin donmuş kafasında aynı soru vardır, bu halle eve nasıl girilecektir?
.
