4 Haziran 2026
Hatice Eroğlu Akdoğan

Tepelerden aşağıya doğru düzlüklerin yüzü sarıdan kahve tonuna doğru evriliyordu. Çılgın bir yeşilliğin hüküm sürdüğü o bahar ile havanın kızgınlığında çiftleşen bin bir canlının sesi soluğu artık bir dahaki yazı gözleyecekti. Bazı yamaçların koyakları ile dere kenarlarında parıldayan yeşillikler o noktalardaki hayatın dinginliğinin daha uzun sürdüğünün bir işaretiydi. Kadim Anadolu’nun dili olsa da bir konuşsa! Ne kervanlar aşıp gelmiştir şu karşıki dağlardan. Gelmiş de koca kayalar, vadiler arasında yalın geçitlerde iz bırakarak aşıp gitmişlerdir. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye ovalarda, su başlarında konaklayarak evlekler kurulmuş zaman devindirilmiştir. Arkasına koyun ve keçi sürüsünü almış, çan sesleriyle ilerleyen deve kervanlarını bu ıssızlık ortasında görür gibi oluyor insan. Değil mi ki giden geçti cancağızım, şimdi yeni şeyler de söylemek lazım. Eskiden olsa filizkıran fırtınasına az kaldı diye ortalığı bir telaş kaplar, yamaçlardaki otları tırmıklayarak ovalara doğru süzülen çıngırak seslerinde ivecen bir yoğunlaşma yaşanırdı. Şimdilere kalan ise demir bir sessizlik. Hiçbir şey olduğu yerde kalacak değil işte! İki şeyden biri, bir yere doğru eğer hareket ettiyse olanlar olacak; günler, aylar, yıllar sonra bir öteki önündeki şeyi tetikleyerek nereye varacağını önceden bilmediği bir yerlere doğru alıp götürecektir.
Tahir Kamil, bu düşünceler eşliğinde Baladız yolundaydı. Gönen’den kalkıp köyler arasında çalışan araçtan köye ulaşmadan sapa bir yerde inmişti. Kendisini köyde misafir edecek Zöhre Bacı, ziyanı yok biraz daha beklesindi. Nasıl olsa geceyi köyde geçirecek, izini sürdüğü hikaye için eski defterler arasında ele avuca geleceğini düşündüğü yeni ayrıntılara rastlayacaktı.
Toprak yol kenarındaki bir taşa oturup suyunu içti ve birkaç dakika nefeslenerek yine yola koyuldu Tahir Kamil. Şansından havada ipeksi bir güz serinliği vardı. Bir an kendisini eski zamanlarda sırtında bir hırkası ile elinde sazıyla köy köy dolaşan ozanlara benzetti. Buradan önce de Manastır köyünde eğleşmişti. Yazının ortasında ileride bir yerde belli belirsiz uğultusu gelen traktörü ve tarla aralarında bekçi gibi dikilen ağaçları saymazsa yapayalnızdı. Yalnızdı fakat çoktu da. Tepesinde masmavi bir gökyüzü, ayaklarının altında hışır hışır konuşan bir toprak, kendi menzillerine doğru kanat çırpan kuşlar… Hatta kendini koyun ve keçi sürülerinin ardında komut verip dağ türküleri çağıran yörük çobanlarının arasında hissetti.
İyi ki de araba yolundan çıkıp bir patikaya sapmıştı. İnsanın bastığı toprağın sevecen sıcaklığını duyması ne iyi bir şeymiş meğer. Geceden beri midesini geren ağrı bile birdenbire kaybolmuştu. Çocukluğu ve gençliği pıtraklı çorak toprağı işleyip adam etmekle geçmiş olduğundan onun dilini iyi anlıyordu. Toprağın sesini duyar da içinin sesini duymaz mı insan! Bir de baktı ki içindeki çağlayan taşmış, “serenler serenler yüksek de serenler/ben gidiyorum mamur da olsun viranlar” diye dışarda yankılanıyor. Serenler Zeybeği türküsü Tahir Kamil’in çok eskiden beri hatta kendisini bildi bileli bildiği ve zeybek oynadığı havaydı. Enstitüde de az söylememişler, az oynamamışlardı bunu. “Şu Burdur’dan gece geçtim görmedim of/On yerimden hançer yedim ölmedim eyyy…”
Tepenin alt yanında kıvrılan patikayı aştığında tren yolu kıyısındaki Baladız’ı görüverdi. Öğrenciliğinde enstitüye gitmek için Burdur’dan bindikleri trenden Baladız’da inerler, sonra enstitünün yakınında geçecek bir araç kollarlardı. Baladız da her yer, her şey gibi değişmiş, varlık ile yokluk arasında bir savaştan çıkmış gibiydi.
Önce köyün meydanına gidip sonra Zöhre Bacı’nın evine geçmeyi düşündü. Ama o da ne öyle? Zöhre Bacı, tam yamacında sundurmanın altındaki dayalı döşeli geniş balkonun köşesine dikilmiş yol gözlüyor. Tahir Kamil, “Ne o gözün yollarda kalmış gibi Zöhre Bacı.,” dedi.
“Ya n’olacaktı yazar efendi? Misafirin ev sahibi için nasıl bir yük olduğunu bilmez misin sen a mübarek? Yola baka baka yoruldum işte! Hadi çabuk geç şuraya.”
Zöhre Bacı, yarı sitemli bir edadan sonra Tahir Kemal’in sırtından çıkardığı çantayı alıp bir kenara koydu. Hemen telefonlaştıkları üzere önceden hazır ettiği yayık ayranını dolaptan almaya gitti. Köyde yayık diye artık elektrikli bir makine kullanılıyordu. Oysa Zöhre Bacı, önceden sütünü toplayıp çam yayıkta yayılacak yoğurt haline getirip sonra da yayık ayranını çıkarmıştı işte.
“Hele sen benim yayık ayranını dinlene dinlene iç ben de ocağı yapıp bahçeden kopardığım patlıcanları bir güzel közleyeyim. Ondan sonra yorgunluk morgunluk geçer gider. Hem köye kadar araba geliyor ama sen dereleri tepeleri haklama derdindesin, niye eziyet edersin ki kendine?”
“Öyle deme Zöhre Bacı. Geçen sene hava yağışlıydı. Arabadan inip yürüyemedim. İyi ki inmişim. İnan ki, dağlardan ovalara inen yörüklerin keçi sürüleri, deve ve katır yükleriyle yan yana yürümüş zaman tünelinden geçmiş gibi oldum.”
“Orasını hiç anlatma yazar efendi. Bak içim bir tuhaf oldu. Rahmetli ebem bize yayla yolculuklarını, yayla yaşantısını anlatır, masal gibi dinlerdik. Yörükler yürüdükçe yaşar sayarmış kendini. Kanunlar çekiştire çekiştire onları ovalara mıhlamış. Sızlana sızlana yaşamaya çalışmışlar. Bak işte neylersin ki şuracıkta suyu sıkılı bir Baladızcık kalıverdi.”
Soğuk yayık ayranı, yaklaşık bir saattir bozkır havasını soluyarak yol alan yazara unutmayacağı bir tat ve serinlik katmıştı. Karnı da iyi acımıştı ancak ev sahibinin patlıcandan bahsetmesi onun canını sıkmıştı. Nedense patlıcan hiç de sevdiği bir sebze değildi. Neyse ki köyün ayranı ve ekmeği olduktan sonra onu dert etmeyiverirdi.
Sundurmanın altındaki teneke kuzine soba üstündeki patlıcan kokusu etrafa tez yayıldı. Tahir Kamil patlıcana önce elini sürmek istemese de onun patlıcan sevmediğini bilmeyen Zöhre Bacı’nın yufka arasına alıp yemesi yönündeki önerisiyle midesine unutulmaz bir patlıcan ziyafeti çekti. Bunu kendisi için yepyeni bir aşama sayıyordu.
Ev sahibi ile misafiri sohbet eşliğinde yemek yerken evin önünden geçen bazıları Zöhre Bacı’ya ve gıyabında da olsa tanıdıkları misafirine selam vererek yoluna devam etti. Akşam oturmasına 25-30 yaş arasında gösteren genç muhtar ile ev sahibinin kapı komşusu karı koca da gelmişti. Tahir Kamil, belki komşular da bir şeyler anlatır diye sohbeti herkesin asıl olarak ne olduğunu bildiği Baladız Olayı üzerinde toplamaya çalışıyordu. Zöhre Bacı’nın biraz önce “sızlana sızlana yaşamaya çalışmışlar” demesinin iç yüzünün açımlanması önemliydi. Her şey birden olup bitmiyor, olayların bir de dünü elbet vardı.
Osmanlı’nın üretim sisteminde Anadolu köylüsünün toprağı yoktu. O tımarlara ayrılan toprağın ekip biçeniydi. Konar-göçer yaşayanların sorunu ise bir gün gelip zorunlu iskana tabi tutulduklarında ne bir köyleri ne de işleyecek toprakları vardı. Baladızlılar da konar-göçerlikten yerleşik hayata geçtiklerinde aynı sorunu yaşamışlardı. Ülkede bir kurtuluş savaşı verilmiş; yolu suyu olmayan, salgın hastalıklarla boğuşan Anadolu köylüsü için yeni kurulan cumhuriyet, aynı zamanda toprak reformu demekti. Ancak süreç sancılı ve tartışmalıydı. Ankara’nın kapısına dayanıp Meclis’te görev alan toprak sahipleri reform yapılmasına şiddetli karşı çıkmaktaydı. Sadece köylüye toprak dağıtılmasına değil, köylünün okullu olmasına, eğitime devam etmesine de karşıydılar. Van yöresinde “Kinyas Ağa” diye bilinen Kinyas Kartal, Meclis kürsünden “Benim bindiğim eşek benden akıllı olmamalı,” diyerek ağalık sisteminin köylüye bakış açısını ortaya zaten koymuştu.
Köy Enstitüleri, “üretim içinde eğitim” modeliyle aklı başında, köylünün ve ülkesinin sorunlarına duyarlı öğretmenler yetiştirdi. Onlar sadece bir öğretici öğretmen değil, kimileri aynı zamanda birer müzisyen, yazar, halk bilimci, ressam, yapı ustası ve tarımcıydılar. Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenlerle birlikte köy ilişkilerini, ağaya bağlı çalışan köylünün sorunlarını yazanlar da çoğaldı. Ülke kalkınacaksa, ülkenin yüzde seksenini oluşturan köyü kalkındırmak, köylünün sorununu/sorunlarını çözmekle işe başlamak gerekti. Köy Enstitülerinin varlığı, sorunları katılaşmış, kabullenilmiş bir toplum açısından böylelikle devrim niteliğinde tartışmalar yaratıyor, çözümler üretiyordu.
Zöhre Bacı da Tahir Kamil Baladız’a gelip gittiğinde ağa ile yaşananlara dair duyduklarını anlatmaktaydı. Bektaşi bir kadın olarak inancının kadına verdiği değerden kaynaklı bir güveni taşıyordu üzerinde. Zira Zöhre Bacı, köyün birkaç en yaşlılarından olduğu gibi babası da o olaya karışanlardandı.
Baladız’daki toprakların çok önemli bir kısmı Abdullah Demiralay’a aittir. Atadan, dededen beri elden ele geçen bir zincirin halkası gibidir durum. Aileden İbrahim Demiralay, cumhuriyet kurulduktan sonra Meclis’te milletvekilliği yapmıştır. “Mühür kimdeyse sultan odur” denir ama siyasal açıdan bahsedilebilecek sultanlık zaten kalkmıştır. Cumhur halk demekse halk köylünün ta kendisidir. Ama cumhur topraksızdır. Ortada ekonomik olduğu kadar siyasal, sosyal bir çelişki vardır işte! Anadolu coğrafyasında olduğu gibi Baladız’da köylüler yaşamak için bağımlı oldukları topraklara sahip olmamanın sancısıyla ömür tüketmektedirler.
Az topraklı ve topraksız Baladızlılar Abdullah Demiralay’ın tarlalarında ya işçi ya yarıcı olarak çalışmaktadır. Senenin ucunu ucuna zor getirirler. Böyle olunca ağaya borçlanırlar. Borcu borçla kapatmaya çalışırlar, o zaman da işler yolunda gitmez. Her şey kıt kanaat. Borçlandıkları ağa günü gelir ellerinde ne varsa haciz koydurur. Onlara tutunacak dal bırakmaz. İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlık yılları geçim sıkıntısını ikiye katlamıştır. Ailelerde artan nüfus geçimi zorlaştırır, ekip biçilecek toprağa kavuşma talebini pekiştirir. Tek tek ağanın kapısını aşındıranlar, yalvar yakar olanlar kapıdan boynu bükük dönerler. İşte bir yaz ki o 1946 yazıdır. Baladızlılar toplanır, birlikte Abdullah Demiralay’a konuşmaya giderler. “Bin dokuz yüz kırk altının yazında/Baladız’ın harmanları savrulur/Demiralay toprağında tozunda/Ecel gelmiş kuşlar gibi çevrilir/Çevrilir ağam” Zöhre Bacı daha o zaman doğmamıştır bile. Anasının koynunda üç-dört aylıktır. Babası yakında askere gitmeye hazırlanıyordur.
Yaşadıkları zorluklara çözüm arayan köylüler karşılarında daha tavizsiz bir Abdullah Demiralay bulurlar. Oysa o yörede konar göçerliği bırakmış, artık kendine bir köy edinmiş köylüler ilk defa böyle bir tartışmaya girişmiyorlardı. Toprak sorunları daha önce Ankara hükümetine kadar ulaşmış, İsmet İnönü bölgeyi gezerek durumu gözleriyle de görmüştü. Ancak hükümet bir bakıma ağaların elindeydi. Yoksul köylüler temsil açısından yoksundu. Onları Ankara’ya taşıyacak bir güce sahip değillerdi; o yüzden ağaların, tüccarların dediği oluyordu. “Haciz geldi ocakları bozuyor/Kimi vergi kimi sorgu yazıyor/Can dayanmaz kul canından beziyor/Böyl’olursa demir kalmaz sivrilir/Sivrilir ağam”
Düşmanı olan, düşmanına karşı kendini savunacak bir gücü de barındırır. Köylüler bir kolaylık, bir çıkış yolu arıyor ve ağaya ısrar ediyorlardı. Abdullah Demiralay ise köylüleri başından savamayınca silahına sarıldı ama silahı tutukluk yaptı. Şans eseri patlamayan silahın saldırısından kurtulan köylüler, karşı saldırıya geçip ağayı ve çevresini taş yağmuruna tuttular. Abdullah Demiralay adlığı taş darbeleri sonucunda öldü. Ağalığının abidesi gösterişli konağı da harabeye döndü. Köye jandarma geldi ve onlarca kişiyi alıp karakola götürdü. Götürülenler arasında Zöhre Bacı’nın genç delikanlı babası Ali de vardı. Zöhre Bebek adını yörüklerin şafak pusulası “Zöhre Yıldızı”ndan almıştı. Doğmuş büyümüş dört yaşına gelmişti. O günden hatırladığı ve unutmadığı şeyin, evlerinin kalabalık bir anında kendisini kucağına alan bıyıklı bir adamın avucuna leblebi şekeri koymasıydı. Babasıyla birlikte daha birçok kişi hapisten çıkmıştı. Ülkede eğitimin etkisiyle ağalık düzeni eskiye göre daha çok irdeleniyor, sorgulanıyordu. “Akıl ermez şu feleğin işine/Ağa olmak paşa olmak boşuna/Bir taş değer gelir bir gün başına/İnsanoğlu baki değil devrilir/Devrilir ağam” Ama yukarıdan aşağıya devletten konuya dair bir çözüm üretilemezken, Baladızlıların ağaya yaptığı dilden dile bir kahramanlık öyküsü olarak yayılmayı sürdürüyordu.
Saatler ilerledikçe Baladız kendi içine çekildi. Tahir Kamil, Zöhre Bacı’nın misafir odasında hazırlanmış olduğu yatağa girmeden önce elde ettiği ayrıntıları, göz kapaklarının ağırlığı altında kalıp düşmeden not etmeye çalışıyordu.
……………….
Not: Öyküde geçen dizeler Ruhi Su’nun Baladız Ağıdı şiirindendir.
