17 Mayıs 2026
AYŞE YILMAZ SAÇ

“Şu iki güvercin dün yoktu.”
“Nereden biliyorsun?”
“Sen yeni geldin, ben hep buradayım, hepsini bir bir tanırım.”
“Söyle bakalım o zaman, şunun adı ne?”
“Meçhul.”
Bu?”
“Kibar.”
“Ya şu?”
“Hanımefendi.”
“İyi uydurmuşsun.”
“Seni ilk defa görüyorum bu parkta.”
“İlk ve son görmen, ne işim var ki burada? Kızıma geldim, evde sıkıldım, çok uzaklaşmadan gezmek istedim, yoruldum. Bir pastanede tatlı yiyeyim, çay içeyim dedim 180 lira dediler. Zaten cebimde toplasan 250 lira var. Aldım bir simit bir de su, burası bedava deyip oturdum.”
Emekli muhasebeci Mirza Bey, simidinden küçük bir parça koparıp uzattı. Enver Bey nazlanmadan aldı:. “Zaten tamamını da yesen karın doymaz bununla,” dedi. “Ha, bak et döner olsa onunla doyarsın. Niye? Çünkü protein var.”
Mirza Bey, konuşmak istemediğinden başını salladı, ceketinden cep boy kitap çıkardı, gözlüğünü taktı ve okumaya başladı. Emekli matematik öğretmeni Enver Bey de gazetenin bulmaca sayfasını açıp çözmeye koyuldu. Yarım saate yakın sessizlikten sonra kalemini iç cebine koyup “Gençken okumuştum bu kitabın serisini,” dedi.
Mirza Bey, yandan göz ucuyla baktı. “Ben de seneler önce okudum ama arada bir tekrar okurum. Tanıdık sohbetler var içinde, yalnızlığa iyi geliyor.”
Gazeteyi katlayan Enver Bey “Yalnızlığa iyi gelen şeylerde seninle yarışabilirim,” dedi. “Her gün aynı lokantada öğle yemeği yemek, kendi sesini unutmamak için sokaktaki kedilerle muhabbet etmek, güvercinlere isim takmak… Bir şey soracağım, sen hiç tanımadığın biri için iyilik yaptın mı?”
“Evet, az önce simidimin üçte birini tanımadığım yaşlı bir adama verdim.”
Enver Bey, güldü. “Yahu öyle değil, dişe dokunur bir iyilik yaptın mı?”
Mirza Bey, sıkılmaya başladı. “Yapmışımdır elbette ama şimdi hatırlamıyorum.”
“Gerçek bir iyilik yapsan asla unutmazdın.”
“Neyse hadi eyvallah, kızım merak eder, geç kalmayayım.”
Enver Bey “Yarın da gel, Matmazel’le tanıştırayım seni,” dedi.
Mirza Bey ayağa kalktı, ufak adımlarla evin yolunu tuttu. Ertesi gün Enver Bey, küçük bir termosta çay getirdi parka. Öğle sıcağı yerini hafif bir rüzgara bırakmıştı. Bulmacayı açtı, kalemini çıkardı ve tamamını doldurdu. Mirza Bey, yanına geldi. “Sana merakımdan değil, evde canım sıkıldı. Azıcık yürüyeyim dedim.”
“Bekliyordum, çay getirdim, içeriz.”
“Bu piknik işlerine katma beni. Yarın gelmem zaten.”
Enver Bey, karton bardaklara çay dökerken bir yandan da gülümsedi. “Komik ihtiyar seni. Fotokopicilerdensin sen de. Aynı günü çoğaltıp yaşıyorsun ezberden. Bizim yaştakiler için uzun süre beklemeye gerek yok arkadaş olmak için. Zaten vakit de yok. Hiç düşündün mi şu hayatta yaptığın en çılgın şey ne?”
“Geçen ay emekli maaşımı kızıma verdim. Kredi kartlarının borcunu kapattı. Bir ay neredeyse doğru dürüst evden çıkmadan tarhana, makarna yiyerek ayın sonunu zor getirdim.”
Enver Bey, konuşmayı seven tavrıyla sözü aldı: “Benim yaptığım büyük çılgınlık, iki yıl önce kamp yapan gruba katılmam oldu. Bu termosu da o zaman almıştım. İki fincanlık ama çayı sıcak tutuyor. Sen sormadan söyleyeyim evet, kamptaki en yaşlı bendim. Orada bir genç, bu yüksekte ne işim olduğumu sordu. Ben de ölümden kaçtığımı söyledim. Genç adam da çevresindekilerin beklentilerinden, en çok da babasından kaçtığını anlattı. Babasının yönlendirmesiyle mühendislik okumuş fakat gönlü tiyatrodaymış. 25 yaşındaymış ve yaşamını nasıl şekillendireceğini baskılardan uzak, sadece kendini dinleyerek karar vermek için yani sessizlik için oraya gelmiş. Beni ilk defa görmesine rağmen bunca şeyi rahatlıkla anlattı çünkü orada sadece biz vardık. Toplum ve dayatmaları yoktu. Börtü böcek vardı, bulutlar ve ağaçlar… Aslında o gençle ortak bir noktamız vardı. Babamın dayatmaları benim de hayatıma yön vermişti zamanında. Çocukluğumdan beri ona kendimi beğendirmeye çalışmıştım mesela yirmili yaşlarımda içimi titreten aşkımın peşinden gidememiştim çünkü babam öyle uygun görmüştü. Sonuç… Müzmin bekar Enver.”
Yutkundu, kırk yıldır boğazından geçmeyen acı lokma tıkarken nefesini devam etti: “Düşündüm de fazla yapacak bir şeyim kalmadı hayatta. Bir şey dışında, bugünlerde bir mucizenin içindeyim. Peşinden gideceğim bu şansın.”
Mirza Bey “Neymiş o şans?” diye sordu. “Gençliğine geri mi döneceksin?”
Suskun birkaç dakikanın ardından Enver Bey, “Aslında evim parka yakın değil,” dedi. “Bu semtteki güvercinler beni çağırıyor bir de… Neyse, geçen gün de sormuştum, sen hiç tanımadığın biri için iyilik yaptın mı?”
Yıların emeklisi olsa da yılların da çalışkan muhasebecisi olan Mirza Bey bu sorunun karşısında işkillendi, ayağa kalktı “Sakın dağ başında çadır kuralım filan deme bana. Hadi eyvallah, kızım merak eder.”
İstanbul’da kaldığı iki hafta boyunca haftada üç dört gün parka gitti Mirza Bey. Enver Bey’in tuhaf bir çekim gücü, kabullere isyanı, zamana başkaldırışı vardı. Sonunu heyecanla bekleten romanlara benziyordu. Onunla sohbet ederken kendini de sorguluyordu çoğu zaman, sıradanlığa teslimiyetini fark ediyordu. Yaşam için ölenleri tarih yazarken ölmek için yaşayanları kim hatırlıyordu?
O sabah da sıradan bir güne başlamıştı. Kızı işe, torunu da okula gitti. Salondaki çiçekleri suladı, televizyonu açtı. Öğleye doğru kendini sokakta buldu, yeni arkadaşını merak ediyordu. Parkta güvercinlerin toplandığı alana gitti, Enver Bey yoktu. Etrafa bakındı, oturdu, cebinden kitabını çıkardı, yakın gözlüğünü taktı. On, on beş dakika sonra “Sevdin mi parkı?” dedi. “Yoksa sen de güvercinleri mi özledin? Bak, bunun adı da Serap.”
“Güzel isim. Geciktin bugün, işin mi vardı?”
“Matmazele mektup yazdım.”
“Matmazel, güvercin değil miydi?”
Enver Bey, güvercinlere yem attıktan sonra yanına oturdu. “Yıllar önce, gençken kısa bir süre aynı okulda çalışmıştık, müzik öğretmeniydi Melanuş Hanım. Öyle zarif, öyle hanımefendiydi ki naif bir matmazel… Müzikten anlamayan ben bile o piyano başında şarkı söylerken büyülenirdim. Çok zaman geçmeden hem okuldan hem de İstanbul’dan ayrıldı. Ardından gidemedim, gitmeyi çok istedim ama babam istemedi. Aşkın büyüsü, o gün bu gündür bozulmadı anlayacağın. İki haftadır pazar günleri buraya geliyor, ne tesadüf değil mi? Beni hatırlamadı sanırım ki hiç selam vermedi. Hatta bir gün güvercini yanıma oturdu yüzüme bakmadı, ben de konuşmaya çekindim, kırk yıl evvelki gibi… Ne tuhaf değil mi ben hiç unutamadım, o ise hiç hatırlamıyor beni. Zamanın anlamsız oyunlarından biri işte…”
“Seni hatırlamıyorsa mektubunu nasıl vereceksin?”
“Bu pazar belki sen verirsin.”
“Şimdi bu parka niye hep geldiğin anlaşıldı, bu civarda oturuyor değil mi?”
Mirza Bey bir şeyi daha anlamıştı, hiç tanımadığı birileri için iyilik yapma vakti gelmişti. Gerçi, Enver Bey’i biraz da olsa tanımıştı. Sınıf arkadaşının mektubunu sevdiği kıza iletecek liseli delikanlı tavrıyla “Oldu bil ihtiyar ama sonrasına karışmam,” dedi.
Ertesi gün, iki haftalık ziyaretini tamamlayan Mirza Bey akşam evine dönmek üzere otobüse bindi. Terminale gelen kızı ve torunu el sallayarak yolcu ettiler.
Gece yol boyunca park arkadaşını düşündü çünkü sabah 10.00’da büyük bir iyilik yapacağı umuduyla mektubu, tarife tam uyan pembe ceketli ve beyaz saçlarını topuz yapmış zarif hanımefendiye uzattığında şu soruyla karşılaştı: “Bu nedir beyefendi?”
“Bir mektup efendim.”
“Eşime ait ise kendileri şu an Fransa’da.”
Melanuş Hanım, karşısındaki yaşlı beyefendinin uzattığı mektuba bir anlam veremedi. Yıllardır beklediği tek bir mektup vardı, yüreğini aşka kapatan meslektaşı matematik öğretmeni Enver’den ve o mektup gelmemişti… Aslında hiç evlenmemişti hem karşısındaki beyi de tanımıyordu. Ömrünün çoğunu geçirdiği Fransa’dan iki ay önce dönmüştü. Baba evinin yakınındaki parkta tesadüfen gördüğü gençlik aşkını tekrar görebilmek arzusu içindeydi. Enver de onu görsün istiyordu, tanısın, selam versin…
“Siz alın mektubu lütfen, bir arkadaşım gönderdi. Okursanız eğer, ne yazdığını görürsünüz.,” demeyi çok isterdi Mirza Bey ama duyduğu sözlerin karşısında evli bir hanımefendiye mektubu vermenin bir anlamı da kalmamıştı.
Melanuş Hanım, bu tuhaf durumun soru işaretiyle parktan ayrılırken mektubu cebine koyan Mirza Bey de bir simit aldı ve her zamanki banka oturdu. Saat 10.40’ta Enver Bey, ümitli ve genç bir gülüşle yanına geldi. Tanımadığı insanlar için bir iyilik yapmak istemişti ama sonuca ulaşamamıştı işte. Gülümseyemedi, simidin yarısını koparıp uzattı. “Çay yok mu?” diye sordu. “Hani, çayı çok sıcak tutan termosunu getirmemişsin.”
Emekli matematik öğretmeni, yüz ifadesini okumayı iyi bildiğinden simidi alıp “Güvercinler… Onları sevmek, hatta uzaktan izlemek bile yetiyor işte bana. Şu var ya kolyeli olan, onun adı da…”
.
