Ağlama İsteği

15 Nisan 2026
YAYLA BOZTAŞ

Basma elbisesindeki çiçekler her adım atışında rüzgârla salınıyor, ayaklarına dolanan otların arasına düşüyordu sanki. Ortasından iple bağlanmış tahta bir bavulla önünde yürüyen babası, ara sıra dönüp kızına bakıyordu. Büyük ayakların adımları, onun küçük adımlarının üç katı uzun düşüyordu toprağa. Babasının taşıdığı bavula çok benzeyen eski okul çantasını, annesi onun sevdiği yiyeceklerle doldurmuş eline tutturmuştu. Elinin sıcaklığıyla ısınan çantanın metal sapı avucunu terletmişti.

Bastığı taş yerinden oynayınca çamurlu su temiz çoraplarına sıçradı. Kirlenen yeri temizlemeye çalışırken büyüdü leke. Ağlamaklı oldu. Saçını örerken “Aman kızım üstün başın temiz olsun, mahcup olma arkadaşlarına, seni göreyim,” diyen annesi düştü aklına. “Ama benim suçum yok ki?” diye geçirdi içinden.  Babasının görmesini istemiyordu. Bir şey söylerse ağlardı şimdi.  Ağlama isteği burnunun ucundaydı zaten. Annesi, kardeşleri, evi… Alışık olduğu her şeyden uzaklaşmak çok zordu… İçine sindiremiyordu okula giderken mutsuz olmayı. Aslında evinden ayrıldığı, bilmediği uzak bir yere gittiği için üzgündü. Düşündükçe dudakları titriyor, kendini zor tutuyordu. Ağlarsa babasının neler söyleyeceğini kelimesi kelimesine biliyordu: “Sen neden ağlıyorsun ki? Köyde kaç kız senin yerinde olmak ister biliyor musun? Okulda kalacaksın, yatakhaneden sınıfa, sınıftan yatakhaneye, yıkanacak, karnını doyuracaksın. Her şey hazır. Üstelik köyde ilk okuyan kız sen olacaksın, ne var bunda ağlayacak?” 

Kasabaya elinde tahta bir çantayla yürüme gitmek, ilkokula gittiği günlere hiç benzemiyordu.  Köy okulunun yolu hem düz hem yakındı.  Arkadaşlarıyla kır çiçekleri gibi dağılırlardı yollara.  Her ottan, çiçekten başka bir koku yayılırdı. Baharda yol kenarından, menekşeler toplar, öğretmenlerine götürürlerdi. Sınıf menekşe kokardı bütün gün. Koşa oynaya okula gitmenin nesi kötüydü, üstelik akşama eve dönecekse… Ellerindeki küçük çıkında, sıranın üzerinde açılıp paylaşılan hep birbirine benzeyen, gülerek iştahla tüketecekleri öğle yemekleri…

Ne vardı kasabadaki okula gitseydi. Akşama evine dönecek olduktan sonra uzak olsa ne çıkardı ki! Hem araba yoluna da başlanmıştı. Koca makineler, ağaçları, taşları devirip duruyordu günlerdir. Ama ona soran olmadı işte. Zaten evde dedesi, babası dışında kimse bir şeye karar veremezdi ki!  Annesi aklına gelince dayanamadı, gözünde hazır bekleyen yaş yanağına süzüldü.  Devamının gelmesinden korktu. Biliyordu ki bir başlarsa susamayacak, babasından azar işitecek, daha çok ağlayacak, daha çok azarlanacaktı.  

Babası durdu, sigara yaktı, bir yudum çekip dumanını savurdu “Yoruldun mu, neden yavaşladın? Ver çantanı ben taşıyayım istersen,” dedi.Annesinin, başını okşayıp eline tutturduğu, çantasını verirse bir şeyleri yitireceğini düşündü. “Ben taşırım,” dedi sertçe. Babası, “O zaman biraz daha çabuk yürü. Otobüsü kaçırırsak öbürünü bekleyeceğiz, ona göre.”

Varsın geç kalsınlardı, gitsindi otobüs; evine, annesine, kardeşlerine biraz daha yakın kalma düşüncesiyle adımlarını daha da yavaşlattı. İşte karşı koymak adına yapabileceği tek şey. Çaktırmadan istenenin tersini yapmak, bu kadarcık!

Babasının dönüp çabuk ol demelerine aldırmadan küçük adımları geri geri giderek, hüznü ayaklarına dolanarak kasabaya vardılar. İçinden otobüsün gitmiş olması için dua etti. 

“Bak demiştim sana! Yeni otobüsü bekleyeceğiz. Neyse sen burada otur, ben biraz sonra gelirim,” dedi babası, kahveye doğru yürüdü. 

Büyük çınarın altında tahtaları eksilmiş, güneşten, yağmurdan iyice solmuş bankta, bavulu yanında, çantası kucağında otururken içinden kalkıp kaçmak, “Gitmek istemiyorum!” diye bağırmak geçen küçük kız elleriyle yüzünü örttü.

 Şimdi annesi her günkü işlerine başlamıştır, kardeşleri de bahçedeki elma ağacının altında küçücük şişeler, bez parçalarıyla bildik oyunlarını oynuyorlardır. Onun gidişine üzülmeden nasıl böyle oynayabileceklerini düşünüp daha çok içlendi, ağlama isteği arttı

Otobüse binerken son bir kez köyünden yana baktı. Kasabanın deresi, ağaçlar, çayırlarda otlayan inekler, tarlada çalışan kadınlar geride kaldı. Balkonlara asılı çamaşırların rengi kayboldu. Sokaklarda oynayan çocuklar, elektrik tellerinde kuşlar, şoförün ayağını gaza her basışıyla biraz daha uzaklaştı ondan. Silikleşen bütün görüntüler bir karanlıkta kayboldu.

Dayanıp uyuyakaldığı camdan babasının dokunuşuyla kaldırdı başını. “Hadi! Uyan artık, geldik.” 

Evden ilk ayrıldığındaki hüzün yeniden geldi, oturdu yüreğine. Bağıra bağıra ağlama isteğini zor bastırarak baktı babasının yüzüne. Uyurken bile sıkı sıkıya tuttuğu çantanın sapı avucunda iz bırakmış, parmakları uyuşmuştu.  

Yeşilliğin ortasında iki katlı, bol pencereli gösterişsiz okuldan içeri aynı sırayla girdiler. Önde tahta bavullu bir adam, arkasında basma eteğinde çiçekler solmuş, içinde gözyaşları birikmiş, tahta çantalı küçük bir kız…

Girişte gri boyalı duvarlar… Çok sade iki koltuk, üzerinde müracaat yazan ayni sadelikte bir masa… Babasının uzattığı belgeleri inceleyip bir dosyaya koyan adamın, gözlüğünün üstünden ona bakarken hafif gülümsemesiyle bile ağlamaklı olan, yüreği deli gibi atan küçük bir kız…

“Okulumuza hoş geldin! Demek üçüncü olarak kazandın, aferin sana! Ablalar gelip alacaklar seni, bekle burada.”

Kim bu ablalar dediği, o kendi kardeşlerinin ablası değil miydi? Şimdi onun da bir ablası mı olacaktı? Babasının onu kucaklarken sırtını okşayan bir iki el darbesi kuş kanadı kadar hafif. Kulağına fısıldadığı “Sana güveniyorum.” On bir yaşındaki bir kızın anlaması güç bir cümle. Ne demek sana güveniyorum?

Müracaat yazan masanın yanında, tahta bavul ve çantasıyla bekleyen aynı küçük kız, kapıdan çıkıp giden adamın arkasından bakarken onun geri gelip elinden tutmasını, “Gel eve gidiyoruz,” demesini bekliyordu Ya da biraz daha yanında kalmasını, hiç olmazsa dönüp el sallamasını…

Evi bulması istenmeyen kedi yavrusu gibi bilmediği bir yerde terk edilmiş hissetti kendini. Bir o, bir de masa başındaki gözlüklü adam…  Sessizlik, tek başınalık, hiçlik… Sanki karanlık kuyuda yuvarlanırken göğüs boşluğunda küçük bir kuş çırpınıyor kanat vuruşları içini üşütüyordu.

Boş binada birden ayak sesleri yankılandı. Acaba nasıl biri geliyordu?  “Hoş geldin, ben Zehra abla” cümlesini duyunca rahatladı. Kısa saçlı, robadan büzgülü siyah önlük giyinmiş, kendinden büyük bir kız durdu yanında.  “Benimle gel!” diyerek arkasını dönüp yürümeye başladı. Küçük kız bavulunun ne kadar ağır olduğunu o zaman fark etti, tökezledi. Onun zorlandığını fark eden Zehra abla elinden bavulu alıp yoluna devam etti. O, hep birilerinin ardından yürüdüğünü düşünüp gözlerini ayaklarının ucundan kaldırmadan boynunu büktü. Önündeki ablayı takip etmeye başladı.

Buradaki her şey onun için yeniydi. Zehra abla, gri duvarlar, gözlüklü adam, yarısı beyaz boyanmış dışarıdaki yeşili, maviyi saklayan gri çerçeveli pencereler… Uzun loş bir koridor, bu boşluğa açılan kapılar üzerinde yazan rakamlar… Babasının adımlarıyla yarışan ayakları şimdi Zehra ablanınkilerle yarışıyordu. “Önden gidenler neden hep çabuk yürür ki?” diye düşündü. 

Koridorun sonundan sola dönüp kırmızı harflerle YATAKHANE yazan kapının önünde durdular. Zehra abla kapıyı açıp içeri girdi. Buraya girince dönülecek yolların uzadığını, çıkılacak kapıların arttığını düşünüp bir an duralayınca görevli abla “Hadi ne duruyorsun? Burası kalacağın yer,” diyerek onu içeri çağırdı.

Aynı gri duvarlar… Camları boyalı pencerelere, demir ranzalar ve çelik dolaplar eklenmiş, koridordaki yarı karanlık onlardan önce koşup odaya yerleşmiş gibiydi. 

Kendi yaşında, birkaç kız dolaplara giysilerini yerleştiriyorlardı. Hepsinin bakışlarında aynı ne yapacağını bilememe… Burası, mahkûmları küçük kızlar olan bir hapishanenin koğuşuydu sanki. Yoldaki ağlama isteği daha çok büyüdü. Oradaki kızlardan, Zehra abladan utanmasa… 

 Abla ranzanın üst katını, dolabı gösterip “Burası senin yatağın, bu da dolabın, hadi yerleştir eşyalarını,”  dedi. Sonra gözlüklü adamın verdiği kâğıda bakarak adını ve ranza numarasını oradaki defterin sayfasına yazdı. Yeni gelenlerin bilgilenmesi için gereken birkaç şey söyleyip gitti. Onun gidişiyle, anlattıklarından aklında hiçbir şey kalmadığını fark edip iyice ürktü küçük kız. İşlerini bitiren diğer kızlar da çıkınca kapının kapanma sesiyle gri pencereli odada yalnızlığı daha da büyüdü. 

Bavulunu açtı. Annesinin katladığı giysileri, onun elinin kokusunu duymak ister gibi uzun uzun yüzüne bastırıp kendine gösterilen dolaba yerleştirdi. 

Basamakları aşınmış demir merdiveni dikkatle tırmandı. Çantasını yatağın üzerine koydu. Bacaklarını dalayan yün battaniyeyi kenara itti. Tavanla başı arasındaki boşluk, otururken neredeyse başı tavana değecek kadar azdı. Yatağa uzandı, dizlerini iyice karnına çekti.

Koridordaki ayak sesleri kapıda durup “Hadi yemek zamanı, herkes yemekhaneye!”  diye bağırıncaya kadar, gün boyu tuttuğu ağlama isteğini serbest bıraktı, ağlayabildiği kadar ağladı.