5 Mart 2026
SAFİRE AKSARI

Çocukluğum Haymana’nın Medrese Mahallesi İsmet Paşa Sokağı Numara: 3’te ahşap iki katlı, içten merdivenli, kapıları ve kapakları kalem işçiliğiyle oyulmuş çok dolaplı bir evde başladı. Komşu evlerin bahçelerinde, sokakta, çocuk parkında ve Çaldağ İlkokulu’nda sürdü.
Dolu dolu, coşkulu ve mutlu bir çocukluk yaşamışım. Yaşamışım diyorum çünkü başkalarının çocukluk anılarını dinledikçe ve okudukça bunu fark ediyorum.
İnsanlar yaşı ilerledikçe çocukluğunu anımsarmış. Benim de öyle oldu sanırım. Öte yandan ünlü eğitimcilerin savunduğu düşünceye ben de katılıyorum: “En etkili/kalıcı öğrenme yaparak-yaşayarak öğrenmedir. Çocukluk dönemi öğrenmenin ve kazanımların en hızlı edinildiği dönemdir.”
Özellikle Adnan Binyazar’ın Devini Yitiren Çocuk kitabını okuduğumda çok etkilendim. Kitabı okurken hep kendi ailem ve çocukluk yaşantım gözümün önüne geldi. Arada dağlar kadar uçurum olduğunu fark ettim. Meğer ben ne kadar mutlu bir çocukluk geçirmişim! Çocukluk döneminde yaşadıklarımın zenginlik olduğunun farkında değilmişim!
Çocukluğum, orta sınıfa ait sıradan ve doğal bir çocukluktu. Adnan Binyazar’ın çocukluk anılarını okuduğumda içim ezilmişti. Onunkiyle karşılaştırıldığında çok zengin bir çocuklukmuş meğer benimkisi!
Çocukluğum, aynı zamanda benim yaşadığım çevrenin de tarihiydi/geçmişiydi!
Kendi çocukluğumla oğlumun çocukluğunu karşılaştırdığımda, sokakların çocuklar için eskisi kadar güvenli olmadığını fark ettim.
Mahallemizin sokakları, bizim için okuldan sonra en etkin öğrenme alanımızdı. Sokaktaki öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız, ağabeylerimiz, ablalarımız, annelerimiz, babalarımız, komşularımız, teyzeler, amcalardı.
Bizler, beş buçuk-altı yaşlarında okula başlar, on yedi yaşında liseden mezun olurduk. Çocukluk dönemi deyince de beş ve on üç yaşları arasındaki anılarım aklıma geliyor.
Beş buçuk yaşımda okula başladım. Kazım Güven öğretmenim sınıfın kapısında kollarını açar, “Kucak kucak!” diyerek bizi karşılardı. Kucaklar, havaya kaldırır, sonra da sıralarımıza oturturdu. Bir de sınıfta keman çalışını hiç mi hiç unutamıyorum!
O yıllarda (1961-1966) Çaldağ İlkokulu; özgün mimarisiyle, bahçesindeki ağaçlarıyla ve binanın içerisine girildiğinde mandolin, akordeon, bağlama, keman sesleriyle sanki bir konservatuarı anımsatırdı. O yıllarda öğretmenler, mutlaka bir enstrüman çalmasını öğrenerek mezun olurlardı öğretmen okullarından.
Okulumun arka bahçesinde telle çevrilmiş kümeslerde tavuklar, tavşanlar vardı. Bir başka bölümde de maydanoz, soğan gibi bitkiler dikiliydi.
Okulun girişinde kocaman bir salon ve sahne bulunurdu. Tüm sınıflar salona açılırdı. Salonda hem okulun öğrencilerine hem de velilere yönelik sosyal etkinlikler-gösteriler, piyesler, oyunlar, tiyatro, şiir ve müzik geceleri…- olurdu.
Simsiyah perdeleriyle laboratuvar çok ilgimizi çekerdi. Orada çeşitli basit deneyler yapar, filmler izlerdik. Gürültüyle çalışan bir film makinemiz vardı.
Okulun yiyecek kooperatifinde Nuri ustanın simitleri eksik olmazdı.
Biz çocukluğumuzda ne kadar sağlıklı olduğunu bilmediğimiz ABD’den gelen “Marshall Yardımı”nın(!) denekleri olduk! Bize zorla içirilen süt tozları, ayranlar, balık yağları, gerçekten bizim yararımıza mıydı? Yoksa yardım adı altında Amerika’nın çıkarlarına mı hizmet ediliyordu, bilmiyorduk!
Okulumuzdaki arkadaşlarımız, aynı zamanda mahallemizdeki arkadaşlarımızdı. Her etnik kökenden, sosyal ve ekonomik sınıftan arkadaşlarımız vardı.
Okulumuz tam gündü. Çarşamba günleri yarım gün olur, öğleden sonra sosyal etkinlikler yapılırdı. Cumartesi günleri de okul, öğleye kadardı!
Öğle araları evimize gider, yemeğimizi yer dönerdik. Okulumuzun yakınındaki Güllübaş teyzeden mutlaka mısır patlağı alırdık. Teneffüs aralarında bile koşa koşa mısır patlağı ve ayva alan arkadaşlarımız olurdu.
Geçmişte kilise olarak yapıldığını bilmediğimiz okulumuz, günümüzde Sakarya Meydan Muharebesi Tarihi Milli Parkı Müzesi olarak işlevini sürdürmektedir.
.
