1 Mart 2026
SEVDA YÜKSEL

Yağmur, Deniz, Yıldızlı Gökler
Samsun, yağmurları seven bir kentti. Anımsadıklarım şakır şakır yağan yağmurlar değil. İnce ince yağıp geçerdi. Şemsiye taşımaya değmezdi ya da bana öyle gelirdi. Hâlâ yanımda şemsiye taşımayı bilmem. Yağmurlar sanki hep ince ince yağar. Zerrin Koç’un bir romanına verdiği adı anımsayarak bizler “ıslak kentin insanları”ydık.
Samsun, deniz ve yağmurdu.
Şairin de dediği gibi Samsun’un evleri denize bakardı. Deniz, kentin her yerinden gülümserdi bize. Denizi olmayan kentlerin de bulunduğu aklıma bile gelmezdi. Kent, denizle soluklanırdı. Bizim evimiz değil ama arkadaşımın evi Samsun’a tepeden bakardı. Balkona çıktığımızda tüm kent ayaklarımızın altına serilirdi. Hiç doyamadığım bir görüntüydü bu.
Ablamla kimi geceler gecekondumuzun penceresinden yıldızların şenlendirdiği gökyüzünü seyre dalar, düşler kurardık. Gökyüzü nasıl da güzeldi! Şimdi aynı pencere, aynı yıldızlı göklere açılmıyor artık.
Samsun Fuarı
1963 yılında açılan ve İzmir Enternasyonel Fuarı’ndan sonra ülkemizin 2. uluslararası fuarı olan Sansun Fuarı’nın o yıllarda halkın yaşamında önemli bir yeri vardı. Fuarın açık olduğu 1–31 Temmuz arası kente bir canlılık gelirdi. Çocuklar, fuara kaç kere gittiklerini sayarlardı. Çok giden, arkadaşlarından üstün olurdu. Ben bu konuda üstünlüğü hiçbir zaman ele geçiremedim. Fuara özellikle akşamları gidilirdi. Fuara gidebilmemiz babamın bizi götürmesine bağlıydı. O ise bir ya da iki kez götürürse götürürdü, hepsi bu. Lunapark paralıydı, uçan salıncaklar, uçaklar, trenler, çarpışan otolar… çok çekiciydi ancak önceden uyarılırdık. Bizim paramız yoktu. Her şeye bineceğiz diye tutturulmayacaktı. Bir, ikisine tamam. Uçan balon istenmeyecekti. Birer dondurma alınabilirdi. Kırk yıl da bir de olsa, bir çay bahçesine oturmak büyük ayrıcalıktı bizim için. Çay semaverle gelirdi masalarımıza. Oyuncakların, takıların, giysilerin… (benim aklımda kalanlar) yer aldığı stantlar gezilir, çoğu zaman hiçbir şey satın alınmazdı. Boş bank bulunursa denizin kenarında oturulur; kayığa binenler, tekneyle gezenler izlenirdi. Gazinolardan yükselen şarkıcıların sesleri birbirine karışırdı. Neco Gazinosu geliyor gözümün önüne. Müjde Ar’ı, Emel Sayın’ı dinlediğimiz gazino belki de oydu. Fuar, çok kalabalık olurdu ve ben bu canlılığı severdim.
Selçuk Sineması
Özellikle annemin soluklandığı yerlerden biri sinema salonlarıydı. Hafta sonları bizi alır, sinemaya götürürdü. Selçuk Sineması evimize yakındı. İzlediğimiz Cüneyt Arkın’ın bir filmiyse o gün artık erkek kardeşim, Cüneyt Arkın’a öykünür, onun gibi yumruk atar, tekme savururdu. Karşısındaki düşman rolünü üstlenmek bana düşerdi, bundan hiç hoşlanmazdım.
Yağmurların izin verdiği bahar ve yaz gecelerinde açık havada izlediğimiz filmlerde babam da bizimle birlikte olurdu. Eş-dostla gidilirdi açık hava sinemalarına. Ayrı bir şenlikti.
Kıymalı Pide
Pazar sabahlarımızın değişmez lezzeti kıymalı pideydi. Annem, hazırladığı içi bir tepsiye koyup elime tutuştururdu. Evimize yürüme mesafesindeki fırının yolunu tutar, tepsimizi sıraya sokardım. Genellikle yarım saat içinde pidelerimiz hazır olurdu. Benim bildiğim pide kapalıydı. İlk kez ilk görev yerim Gaziantep’te pide diye önüme konan lahmacun sandığım açık pideyi hiçbir zaman pide sayamadım. Kapalı pide, pazar sabahlarımızı şenlendiren, ailemizi başına toplayan “özel” bir lezzetti.
Atatürk Parkı
Siyasi çekişmelerin alabildiğine yaşandığı günlerdi. Ülke kaynıyordu.
Mithatpaşa Kız Lisesinin orta kısmı, aynı bahçenin içindeki lise binasıyla karşı karşıyaydı. Kimi öğretmenlerle birlikte lisedeki ablaların yaptığı bir boykot belleğimde kaldı. Kahramanmaraş’ta insanları öldürmüşlerdi. Öğretmenler ortaokul öğrencilerini kendi binalarından dışarıya çıkarmıyorlardı. Dışarıya çıkmak isteyen kimi öğrenciler öğretmenlerle tartışıyordu. Sınıfımızdaki kızıl saçlı Ferda; uzun, düz, siyah saçlarını genellikle arkasında toplayan, mahzun bakışlı resim öğretmenimize kafa tutarak dışarıya çıkmakta diretiyordu. Ferda’nın asiliğini hayranlıkla izledim. Ben çekingen, içe dönük, ürkek bir kızdım.

O yıllarda gençlerin çoğunun sırtında yeşil bir parka vardı. Ben de onlara özenir, öyle bir parkamın olmasını isterdim. Hiç olmadı ancak arkadaşımın vardı yeşil bir parkası. Ne güzel ki giymem için bana da verirdi zaman zaman onu. Şaha kalkmış atının üzerinde Atatürk’ün anıtlaştırıldığı parkta, objektife gülümsediğimde üzerimde o parka olacaktı. Anıtın çevresinde elinde fotoğraf makinesiyle müşteri arayanlar eksik olmazdı. Fotoğraf çektirmenin ayrıcalık olduğu yıllardı ne de olsa. Samsun’da bir fotoğrafın olacaksa şaha kalkmış atının üzerindeki Atatürk sana eşlik etmeliydi. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı noktaya dikilen, Kurtuluş Savaşı’nın başladığı anı simgeleyen Atatürk Onur Anıtı, açıldığı 1932 yılından bu yana kentimizin en değerli simgesiydi.
Kitapçı Vitrinleri
Okulumuzun hemen aşağısında vitrini kitaplarla dolu bir kitapçı vardı. Gider, sık sık o vitrine bakardım. Adlarını beğendiğim birçok kitabı okumak isterdim. “Bir Genç Kız Yetişiyor” o vitrinde görüp de okumak istediğim kitaplardan biriydi. Kitabın kapağında benim gibi kumral, ela gözlü, benim yaşlarımda bir kızın resmi vardı. Yüzünü birbirine geçirdiği ellerine dayamıştı. Hüzünlüydü. Kitabın arkasında “Asıl mutsuzluk insanın kendisini ‘yalnız’ hissetmesidir,” yazıyordu. 40 liraydı. Çok paraydı. Ciltli, kalın bir kitaptı, 414 sayfa. Önce anneme söyledim, annem de babama gönderdi beni. Babam bana kitap alır mıydı? Hiç ummazdım; alıp getirdi. Babam kuşkuluydu: “Sen bu kitabı okuyabilecek misin?” Kendi isteğimle sahip olduğum ilk kitaptı. Bir çırpıda okudum ve çok sevdim. Hâlâ durur kitaplığımda. Artık harçlıklarımı biriktirecek ve liseyi bitirene kadar o kitapçının vitrininde görüp beğendiğim birçok kitabı gidip kendim satın alacaktım. Kitaplarımın sayısı arttıkça da dünyalar benim oldu.

Kitapçının karşısında boydan boya 1897 yılında Fransız Regie firmasının ortaklığıyla kurulan, Türkiye’nin ilk sigara fabrikalarından biri olan fabrika uzanırdı. Pencereleri demirliydi. O demirlere tutunarak meraklı gözlerle içeride ne olup bittiğine bakardık. Tek tip önlükler giyen işçiler… Pencerelere rağmen içerisi loştu. (Ben mi öyle anımsıyorum?) Tütün kokusu yayılırdı çevreye. Alpay, “Fabrikada tütün dizer,” diye hüzünlü bir şarkı söylerdi. O şarkı, belleğimde hep pencerelerinden içeriye baktığım sigara fabrikasıyla birlikte kaldı. Yaşamım boyunca hiç sigara içmedim.
Şimdilerde tarihi bir yapı olarak varlığını korusa da içeriye girdiğinizde lüks bir alışveriş merkeziyle karşılaşıyorsunuz.
İl Halk Kütüphanesi
İl Halk Kütüphanesi, Mithatpaşa Kız Lisesinin karşısındaydı. Üye olduğum ilk kütüphaneydi. İçinde hep susmanız konusunda sizi uyaran asık yüzlü görevliler olurdu ama bana değişik dünyalar sunan kitapların kapılarını açtı. Bu dünyaları sevdim. Orada yaşananlar benim yaşadıklarımdan başkaydı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra Samsun’dan ayrıldım. Bana armağan ettiği çocukluk ve ilk gençlik yıllarım, yaşamımın sonrasını da biçimlendirdi. Mutlu bir çocukluğum olmasa da “armağan” sözcüğünü özellikle kullanmak istedim. Denizleri, yağmurları, yıldızları, kitapları seven, hakça bir düzenin egemen olduğu bir dünyayı özleyen “ben”i ona borçluyum.
.
