19 Şubat 2026
NERMİN ŞENOL KALYONCU
Sokak kapısını açınca, mukavva kutuyla karşılaştım. Baktım. Kâğıt mendilin üzerinde, gözleri açılmamış kedi yavrusu, avazı çıktığı kadar bağırıyor. Yanında açılmış küçük süt paketi duruyor. Kediler kutunun etrafını sarmış, miyavlayıp duruyorlar.

Yol üzerinde uzanmış güneşlenenler de beni görünce yanıma geldi. “Mama vermeyeceğim. Boşuna beklemeyin.” Bacaklarımın arasında dolandılar. Onlarla ilgilenmiyorum. Kutuyu alıp içeri giriyorum. Kapı açık kalıyor. Kediler de peşimden içeri giriyor.
İlaçları koyduğum poşetten pamuk alıyorum. İlk iş kedinin tuvaletini yaptırmak. Sonra geçen ay kapıma bırakılan yavru için aldığım mamayı sulandırıp enjektöre çekiyorum; biberon kullanılmaz halde. Yenisini almalı. Bunlar beklenmedik misafir değiller. Alıştım. Kapımın önüne sık sık yavru ya da hasta kediler bırakırlar. Mahallenin bütün kedilerinden ben sorumluyum.
Ben olmazsam bu kedileri nereye bırakacaklar?
Çok şirin bir yavru, pembe derisini ileride beyaz tüy olacağı kesin gözüyle baktığım incecik tüyleri beyaz. Mamasını yedikten sonra sesi kesildi. Avcumun içinde mutlu… Parmak uçlarımla başını okşuyorum. Yanımıza gelen kedilere uzatıp onu koklamalarına izin veriyorum. Biri gidiyor, diğeri geliyor. Bu evden bizi atarlarsa ne yaparız bilmiyorum. Ev de ev olsa… Şikayetler bitmiyor. Bir şişeyle dışarı çıkıyorum. Evin duvarının önündeki kaplara su koyuyorum. Yol üstünde yatan, etrafta dolanan kediler yanıma gelmeye başlıyor. Bu görüntüyü çok seviyorum. Etrafımı sarmaları, beni sevmeleri, çıkardıkları o özel mırıltıları beni mutlu ediyor. Koyduğumun su olduğunu görünce çekip gidiyorlar ama illa ki gelip görecekler ne koyduğumu. Yolun ilerisine bakıyorum. Yol boş.
Vapur gelmiş olmalı. Veteriner Kemal Bey’i bekliyorum. Gelmesi on beş dakikasını alır. Yürüyerek…
İçeri giriyorum. “Haydi güzeller dışarı çıkın. Adama oturacak temiz bir yer bırakın. Haydi Boncuk çık dışarı.” Birini çıkartıyorum, öteki giriyor. Sonra vazgeçiyorum.
Ne zaman birisi eve gelecek olsa evin halini bir başkasının gözünden görüyorum. İki divanın örtüsü tırmalanmaktan yırtılmış, perdeler desen öyle. Halının rengi değişmiş, tüyleri kalmamış; yerini kedi tüylerine bırakmış. Kapının yanındaki sandık çizikler içinde, kıymıklı. Divana oturuyorum. Kutuyu kucağıma alıyorum.
Geç kaldı, belki kaçırdı vapuru. Dışarı çıkıyorum yine.
Onu yolun başında gördüm. Kucağında taşıdığı mama olmalıydı. Durdum, izledim. Elimi salladım. Gülümsedim. Etrafımda toplanmıştı kediler. Mama bekliyorlardı ama o vermememi söylemişti. Miyavlıyorlar, bacaklarıma sürtünüyorlar. Hareket etsem üzerlerine basacağım. Kıpırdamıyorum.
“Buraya gel dedim sana! Geel!” dedim Sarman’a. Gözleri bende, kıpırdamadan bakıyor. Belki de anladı kısırlaştırılacağını.
“Hoş geldiniz,” dedim Veteriner Kemal Bey’e.
“Hoş bulduk,” dedi. Kucağındaki torbayı gösterip nereye koyayım, diye sordu. Elimi uzattım almak istedim. “Taşıyamazsınız ağır, nereye koyacaksanız ben bırakayım.” İçeri girdi kedilerin üzerinden atlaya atlaya… Kapının yanına bıraktı ve nasılsınız, diye sordu.
“İyiyim. Siz nasılsınız?”
“İyiyim, teşekkür ederim,” dedi etrafa baktı.
“Bugün kaç kedi kısırlaştıracağız?” diye sordu.
“Siz kaç kediyi kısırlaştırabilirsiniz?”
“Benim için fark etmez.”
“Dört kedi olur mu?” diye sordum.
“Olur,” dedi.
“Açlar değil mi?”
“Söylediğiniz gibi en son akşam verdim ama dışarıda bulup yedilerse bilemem, gerçi nerede bulacaklar ki yazlıkçılar gitti Ada’dan. Bir şey içer misiniz?”
“Teşekkür ederim. İşimizi yapalım önce, randevum var, yetişmem gerekiyor. Kedileri yakaladınız mı?” diye sordu.
“Hayır yakalamadım. Taşıma kapları kırıldı. Odaya kapatacaktım, iki odanın da kapı kolunun dili yalama yapmış kapanmıyor…” Çok üzülmüştüm bunları söylerken.
“Şimdi yakalarız, sorun değil, hangisinden başlayalım?” deyince içim rahatladı.
Kedilere baktık. “İçeride değiller, dışarı çıkmış olmalılar.”
“Ameliyatı nerede yapacağım? Masa var mı?” diye sordu Kemal Bey. Koridordaki üstünde kedilerin dolandığı küçük masayı gösterdim. “Üzerindeki tüpü alayım mı?” diye sordu. “Alayım alayım.” Eski, içi kararmış yamulmuş iki alüminyum tencereyi aldım. İçinde dünkü tavuklardan kırıntı bile kalmamıştı. Piknik tüpünü kenara koydum. “Işık az burada,” dedikten sonra masayı arkadaki oda büyüklüğünde açıklığa koymaya karar verdi. “Buradaki kedileri dışarı çıkarmamız gerekiyor,” dedi. Sanırım beşten fazla kedi dolanıyordu.
“Sarman’ı yakalayayım,” dedim.
“O nerede?” diye sordu Kemal Bey. Karşısında duruyor ama tekir olduğu için adının Sarman olacağı aklına gelmiyor. “Yanınızda duran… Tekir olan,” dedim. Veteriner eğildi ve kaçmak üzere olan Sarman’ı son anda yakaladı. Gençlik başka bir şey.
“Eğilmekte zorlanıyorum, dizlerim de…” diye söze başladım ama sözümü tamamlamaktan vazgeçtim.Şikayet etmeyecektim.
“Kaç kedi var?”
“Nerede? Evde mi?”
“Baktığınız kedi sayısını sordum.”
“Hepsi… Otuzdan fazla olmalı. Sayıları sürekli değişiyor. Size bugün kapıma terk edilen yavruyu göstereyim. Çok küçük daha, gözleri açılmamış. Geçen hafta da yaşlı, hasta bir kediyi…”
Bir kedi daha yakaladı. İğnesi yapıldı. Diğerlerini sonra yakalarız diye düşünmüştüm, yanılmışım. Onları da ameliyata hemen alacakmış. Dördü de iğneden birkaç dakika sonra sallana sallana yürüdüler sarhoş gibi ve çok geçmeden de uzanıp kaldılar yerde. Ameliyatta yanlarında olmadım. Küçük tüpün üzerinde çay demledim. Ona çay ikram edeceğim. Umarım içer. Kemal Bey, hayvanların olduğu evde yiyip içmeyen insanlardan değildir elbette.
Ameliyat bittiğinde çay çoktan demlenmişti. Kemal Bey kapıyı tamir etmek istedi. Uğraştı. Artık kapılar kapanıyor. Ameliyat olanları uyanmadan yatak odama kapattık. Orada da iki yatak var ve üzerini temizlememiştim, çok utandım.
Oturma odasına geçtik, divanlardan birini işaret ettim. Divanların tüylerini sabah temizlemiştim ama şimdi hiç temizlenmemiş gibiydi, avuçla toplamak istesem… Özür diledim ondan. “Dün temizledim ama hiç temizlenmemiş gibi…” “Sorun değil, rahatsız olmuyorum,” dedi. Eğilip kutuya baktı, yavruyu eline aldı, muayene etti. Başını okşadı. “Bir sorunu görünmüyor.” dedi.
“Karnını doyurdum. Tuvaletini yaptırdım. Tekir birkaç güne kalmaz doğum yapacak. Onun sütüyle beslenir diye düşünüyorum.”
“Olur,” dedi.
Çay içer mi, diye sordum. Hemen yanıt vermedi. Yere bakıyordu. Ayakkabılarına… Yoksa içmeyecek mi? Hayvan beslemeyen birisinin kapımdan içeri girmek istememesini anlarım ama onun çay içmemesini… Hayvan beslenen eve misafir gelmez, gelen de bir şey yiyip içmez; her şeyden tüy çıkar diye…
Başını yerden kaldırdı. Göz göze geldik. “Bir bardak içerim, ama gitmem gerekiyor…” dedi. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. İkimize çay koydum.
“Nasılsınız?” diye sordu. Geldiğinde sormuştu ve ben de iyi olduğumu söylemiştim; unutmuştum kötü olduğumu onu görünce. Şimdi odanın tüm tüyleri gözüme batıyor, o da böyle görüyor diye üzülüyorum. “Çiçek gerek bu eve ama bakamıyorum, kediler izin vermiyor,” dedim.
“Yazmaya devam ediyor musunuz?” diye sordu.
“Yazamıyorum ama günlük tutuyorum. Basılan kitabımı satamadım, biliyorsunuz ücretsiz dağıttım, okundu mu bilemem ama bana sorarsanız okunmuyor, kimse kitap okumak istemiyor ya da ne diyeyim bilemedim belki de hayvanlarla ilgili okumak istemiyorlardır. Hiç geri dönüş olmadı, kimse bir şey söylemedi. Şimdi ben…” Sustum. Kocaman bir düğüm vardı boğazımda.
Kalktım yatağın altından bir zarf çıkardım uzattım. “Bakın arkadaşım, oğlunun düğününe davet etti ama gidemedim, giyecek bir şeyim kalmadı. Bir şey alacak param yok, emekli maaşımı olduğu gibi kedilere harcıyorum. Biberon almam gerekiyor, alamıyorum.”
“Yanımda yok ama kliniğe geldiğinizde vereyim. Başka yapabileceğim bir şey var mı,” diye sordu.
“Yok. İnsanlar benimle konuşmuyor artık. Kedileri kapımın önüne atıp kaçıyorlar. Benim gibi hayvan sevenleri deli yerine koyuyorlar. Güleryüz gösterseler yeter. Bir kap su verseler. Mama getirip verseler, mama kaplarını temizleseler… Konuşsalar, şikayet etmeseler… Ben de neler bekliyorum insanlardan.”
İnsanlar kadar acımasız korkunç hayvanlar sokaklarda aç çöp kutuları yaz mevsiminden sonra boş durur kediler boş kutularda kapı önlerine akşam karanlıkta büyük kediler kapının önü bırakılan kediler…
“Dün,” dedim “belediyeye telefon açtım. Yardım etmelerini istedim. En azından lokantalardan artık yemekler toplanabilir. Ben balık lokantasından alıyorum; sahibi öyle anlayışlı ki kürdan bile vermiyor müşterilerine; yemeklerin arasına karışır da hayvanların ağzına batarsa diye yani. Dün Ada’daki hayvan hakları koruyucularından üç kişi geldi, tanışmak istediklerini söylediler. Yardımlaşmanın önemini konuştuk. En azından birbirimizden haberdar olmak, yalnız olmadığımızı bilmek, güzel umutlu bir şey. Bir hayvan sever geldi; hasta ve engelli kedileri kiraladığı bir evde bakıyormuş. Ama çevredeki insanlar rahatsız oluyor, gitmesini söylüyorlarmış; sonunda evin camlarını kırıp bütün kedileri dışarı çıkarmışlar.”
“Yalnız değilsiniz elbette ama birbirinizden habersizsiniz,” dedi Kemal Bey.
“Geçenlerde parktaydım; bir kadın, kedi evlerinin olduğunu duymuş, gelmiş; kedi evlerinin nerede olduğunu soruyordu, çalışan da mama mı vereceksiniz dedi: Kadın sustu kaldı. Çalışan kedi mi bırakacaksınız, dedi sonra. Kaçtım oradan; tartışmak istemiyorum artık insanlarla…”
Kediler yanımıza geldi, etrafımızda dolanmaya başladı.
“Kediler mama bekliyor. Artık verebilir miyim?” dedim.
“Verebilirsiniz ama ameliyat olanlara akşam mama verirsiniz.”
Dışarı çıktık. Kediler sokağa dağılmıştı, beni görünce mama vereceğimi anladılar. Yoldan geçen bir kadın bize baktı. Yolun karşısından ağır ağır geçiyordu. Laf atacak diye çok korktum, bakmadım ondan yana. O da bakmasın istedim ama bakıyordu. Kadın düz yürüyecekken kedilerden uzaklaşmak için çapraz gitmeye başladı. Ona baktığımızı görünce de söylendi. “Kediler yüzünden yolda yürüyemiyoruz. Olacak şey değil. Bakacaksan evine alacaksın.”
Kemal Bey baktı kadına. “Size bir şey yapmazlar korkmayın…”
“Hastalık bulaşıyor. Her yeri pislik yapıyorlar. Korkuyorum onlardan.”

“Siz korkmayın; merak etmeyin, onlardan bir şey size bulaşmaz ama onlar korkuyor, sizden bir şey bulaşır diye.”
.
