14 Şubat 2026
HATİCE EROĞLU AKDOĞAN
Günün tarihi 14 Şubat öyküye yazılı özel bir gün…

Neden öykü, nereden başlamalı ya da nedir öykü?
Öyküyü anlaşılabilir kılmak açısından, onu genel olarak sanat bağlamı ile birlikte ele almaya çalışmaktan yanayım.
Bir fizik, kimya, coğrafya, tarih hatta bir edebiyat teriminin dahi kesinlikli olan bir tanımı, tarifi olabilir.
Sanatın, edebiyatın alt dallarından biri olan öykünün yapılmış bitmiş bir tanımı yok; öyküyü ancak çoklu yaklaşım çabalarıyla anlamak, ona anlam kazandırmak uğraşı vardır.
Öncelikle ve genel olarak, sanat insan yaşamının izdüşümüdür demek yetmez elbet. Sanat, insan yaşamının yani gerçeğin bir yansıması ve de onun yeniden yeni bir biçimde üretilmesidir. Sanatı anlama noktasında buradaki genel nitelemeler öykü için de geçerlidir. Buradan hareketle öykü, kendine yürüyeceği, kıvamına kavuşacağı ayrı bir patika tutturur.
Toplumsal bir varlık olan insanın yaşamı, onun ruh hali de hesaba katıldığında öylesine karmaşıktır k, öykü o karmaşıklığın içinden çıkmaya, ona bir başka bakış açısıyla anlam katmaya çalışan özel bir daldır da. Hal böyle olunca, öyküye kesin bir tanım getirmeye, sınır çizmeye çalışmak aslında öykünün canını çıkarmaya, onu yadsımaya yönelmek olur.
“Sanat sizin gördüğünüz değil başkalarının görmesini sağladığınız şeydir,” der Edgar Degas. Öykü de öyle değil midir? Hayatın akışında yer alan bir olay, olgu, özne ya da nesnenin sizde uyandırdığını, size geçirdiği duyguları işlenmesi başkalarının da aynı etkilerle hemhal olmasının bir yolunun açılmış olmasıdır.
Zaman ve mekan içinde unsurların durumu ve akışkanlığı, kalem erbabının algısı eşliğinde işlenerek gerçekten özde farklı olmayan başka bir biçimiyle karşımıza çıkar. Nitekim aynı olay bir şairin sezgi gücü, bir ressamın fırçası, bir yontucunun bıçağı ve bıçkısıyla farklı bir şekilde kendini gösterir. Öykünün özgünlüğü zaten aynı eylemi diğerlerinden ayrı bir yöntemle yapılandırmasında kendini belli eder.
Berthold Brecht’in “Sanat dünyayı yansıtan bir ayna değil, dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiçtir” demesiyle, sözkonusu öyküden hareketle dünyayı öykünün penceresinden bakıp yorumlayan bir yapıyı da anlarız.
Öykü, yaşama kendi kurallarıyla birlikte inceliklerini katmış halde ayna tutar.
Öyküye girişmek için bir şeyi bilmek, görmek veya duymak gerekir. Öykünün hayatla olan güçlü bağı buradadır. Öyküyü görünür kılmak ise kalem sahibinin, becerisine birikimine, dili kullanma kapasitesine kalmıştır.
Öykü, yaşama kendi kurallarıyla birlikte inceliklerini katmış halde ayna tutar. Öyle ki olaylara, yaşamlara bakışımız derinleşir, estetik kalıcı ikinci bir gerçek dünya anlamı kazanır. Evet, belki yere oturmuş avuç açan bir çocuğun yanından geçip gitmiş olabiliriz. Aynı olayı öyküleştiren birinden okuduğumuzda farklı ilişkilerle bağ kurar, duygular yaşar ve farkındalık sezgisi edinebiliriz. Kalem erbabının duyuş gücü ve sermayesi diyebileceğimiz sözcük dağarcığıyla sağladığı işçiliğinin okuruna okuma zevki sağlamış olması da bunda çok etkilidir.
Bir öykü bir sonuç değil, başka başka öykülerin başlayacağı bir basamaktır; tıpkı kendisi de öndeki bir başka öykünün sürdürücüsü olduğu gibi…
Anlatıdır yani anlatı türüdür öykü. Tıpkı şiir gibi, roman gibi. Şiirin yetmediği, yetemeyeceği yerde başlamış, roman gibi engin denizler yerine, denizleri dolduran nehirlerin suyunda kendi özünü bulmuştur. Evet, öyküye kısa roman; romana geniş, çok katmanlı öykü dendiği de çok olur. Ama bu hem öyle hem de değildir. Çünkü öykü de tıpkı şiir gibi, roman gibi mevcut sözcüklerle sınırlı sade bir şekil değil, aksine estetik bir anlayış ve maharetle muradına ermiş bir gösterme biçimidir.
En kestirmeden ‘öykü yaşamdır’ denir ya, bu söylemle öykü neyi anlatmaz ki… İşin içinden, ancak alanının sınırsız olduğu inancıyla sıyrılabiliriz. Doğrudan yollarda, çetrefilli patikalarda, çıkmaz sokak duvarına çarpmış ruhlarda da dolaşır öykü.
İnsanın anlatısı, ne zaman nerede başladığı belli olmayan mit’lerle başlamış; tarih öncesi ve sonrası yarı manzum, manzum destanlar, hikayelerle devam etmiştir. Öykü, ilerleyen çağlarda böyle bir mirasın üstüne yazılı olma ayrıcalığına sahip olmuştur. İnsanın doğayla, insanın insanla ilişkisinin görünür kılınması; acıları, sevinçleri, zorlukları, teslimiyeti, kahramanlığı, kendini gerçekleştirme arzusu yani gördüğümüzden fazlasını, nereden bakmamız gerektiğini narin bir duyarlılıkla aşılar öykü.
Okuru farkında olmasa da ayrıca öykünün insana kazandırdığı tahmin edilmez başka incelikler mutlaka vardır. Öykü okuru olmak da genel okur kitlesi içinde nitelikli bir ayrıcalıktır. Günümüzde okuma kültüründe bir körelme vardır ki bu daha çok şiirle birlikte öykü okumanın aleyhine bir pozisyondur. Bu nokta, öykünün dilde kurguda, eğretilemede ince işçiliğine katlanabilmenin her insanın harcı olmamasından ileri gelen bir şeydir.
“Serçe nasıl kartalın küçüğü değilse, öykü de romanın küçüğü değildir.“
Öyküye dair açılımlara, bu alanda çok emek vermiş Fakir Baykurt üzerinden de ayrıca bir göz atabiliriz.
Fakir Baykurt, en çok öykünün uzun ve kısa olanına ayrı tanım getirilmesine şaşırdığını “öykünün uzununa kısasına tanım getirmeye kalkarlar; gerçekte ben bunlara da şaşarım, çünkü en tanıma gelmez, sınıra girmez özgür türlerden biridir öykü! Tıpkı şiir gibi” (1) demekte.

Yine “Öykü için yıllar önce bir oturuşta yazılır, okunur demiştim” diyor Baykurt ve devam ediyor: “Şimdi bir oturuşta yazılmış sanısı verir diye düzeltmek istiyorum. Yıllarca kafada gezip dolaştıktan, eğirilip büküldükten sonra yeniden, yeniden ele geçirilir, özleşir. Dili ballanır, dokusu canlanır, şiire en yakın, kimi zaman şiirin ta kendisi olur çıkar öyle bir türdür o!”(2) Bu noktada örnek olarak Samim Kocagöz’ün “Emekli” öyküsünü örnek olarak verir: Pazarda bir elinde filesi portakalları sorar, bir eliyle cebini yoklar. İyi, güzel portakallar. Elmaları sorar, cebini yoklar. İyi güzel elmalar. Durur, yürür, cebini yoklar.
Öykü küçüktür ama büyük denilen öykülerden daha çok zaman ve emek istediğini de belli etmektedir. Romancı yanıyla daha çok tanıdığımız ama öykü yazmayı, öykünün altyapısını kurmak için hayatın akışkanlığında sürekli notlar almayı kendisine ilke edinmiş olan Fakir Baykurt da haklı olarak “Serçe nasıl kartalın küçüğü değilse, öykü de romanın küçüğü değildir. Öykü konuları genişletilip roman olmaz. Öyküde ustalaşılıp romana geçilir diye bir kural yoktur. Daha iyi öyküler yazabilmek için büyük bir sevda ateşinde yanıp pişmeyi göze almak gerekir. Roman gibi apayrı, baştanbaşa bir türdür öykü. Önemli olan da şu tür bu tür değil, yazarın sanat gücüdür.”(3) der.
Belli bir serzenişle birlikte iyi yazar olmanın iyi bir okur olmaktan geçtiğini vurgulayan F. Baykurt, ülkemizin ve dünyanın en tanınmış öykücülerini çokça okuduğunu ifade ettikten sonra öykü yazma konusundaki tavrını da şöyle açıklar: “Ünlü ünsüz nice yazarın kaleminden çıkan pek çok öyküyü böyle dönüp dönüp okuduğum için dünyaya öykü yazmak isteyen bir yazar gözüyle bakmaya koşullandım. Seçip avladığım konuları kafamda yıllarca taşıyıp yoğurdum, doğurdum. Yeniden yeniden yazdığım öyküleri kimi zaman çok sevdiğim, kimi zaman yüzlerini bile görmek istemediğim olur. Kimi zaman bir ayrıntı eksiktir. Kime zaman bir sözcük fazladır. Sadece usta bildiğim yazarların öykülerini değil, yeniden basılması gerektiğinde kendi öykülerimi de bilmiyorum kaç kez okudum. Gene de en kusurluları, aynı zamanda en güzelleri benim yazdıklarımdır. Böyle olmasa onca sancıyı çeker miyim? Bilirim güzel aldanıştır bu. Yukarıda belirttiğim koşullanma ile bu aldanış yazdırtır, yazdıklarımı yeniden yeniden elden geçirtir bana.”(4)
Öykü için ne söylenirse söylensin, ne söylersek söyleyelim bir yan hep eksik ya da boş kalır. Biz o boşlukları her öyküde yeniden doldurmaya çalışır, yeni bir başka öyküye geçtiğimizde öncesinde kalan boşlukları fark edip yeniden işe koyuluruz.
İnsan ve insanın sanatı var oldukça öykü bitmez, öykünün günü ve saati yetmez.
Öyküye göz kulak olun.
(1) Bizim İnce Kızlar, s.137
(2) Bizim İnce Kızlar, s.139
(3) Bizim İnce Kızlar, s.140
(4) Bizim İnce Kızlar, s.138
