Eleştiri Bilim midir?

16 Ekim 2024
Aladar Komlos
Cev. Vural Yıldırım

Aladar Komlos

İzlenimci eleştiriden bu yana bir savaş sürmektedir öznel ve nesnel eleştiri arasında. Bir yanda France, Lemaitre vb. eleştirinin yalnız kişisel görüşleri verebileceğini bildirirken öte yanda Brunetiere, Paul Ernst vb. eleştiriyi kişisel etkinin üstüne çıkarmak ve katı yasalara bağlamak istemektedir. Bugün de eleştiriyi -usa aykırılığa (irrasyonel) duyulan güvensizlikten -eleştirmenin kişiliğinden, içgüdüsel duyguların dürtüsünden kurtarmaya ve doğa bilimleri gibi kişilikten bağımsız duruma getirmeye karşı güçlü bir eğilimimiz var.

İyi ama bilimsel eleştiri olanağı var mıdır? Bu ad, ancak nesneden kopup sağın (exact) öncüllerden sağın sonuçlar çıkaran bir eleştiriye yaraşır. Bunun olanağına inananlar, eleştiri ve estetik kuramlarının kullanımını belki de toplumun nesnel olarak düşünülen görünümü karşılaştırılması diye düşünüyor olmalılar. Demek ki eleştirmenin bu kuramları öğrenmesi ve ondan sonra da tartışılan yapıtın onlara uyup uymadığını yoklaması gerekir. Tıpkı tutucu eleştirinin antik şiir kurallarını temel alarak yaptığı gibi. Buna göre eleştiri öğrenilebilir olsaydı, olanaklı olsaydı örneğin kafası iyi ama kütkulaklı bir insan iyi bir müzik eleştirmeni; bir renkkörü ise iyi bir görsel sanatlar eleştirmeni olurdu. Duyarlılık, yapıtı sezmek, gerekli değil de düpedüz zararlı olurdu çünkü değerlendirmeye bir yığın öznel öge götürürdü. Zamanla insan yüreğini ve beynini bir yana bırakıp sanat yapıtını değerlendirebilecek sibernetik makineler yapacaklardır belki de.

Ama şimdilik ne estetik ne de politika bilimsel eleştiri olanağı sağlayan o yasa dizgesini bulamadı. Paris’te yalnızca metre birimi olarak kullanılan platin çubuk korunmakta, eleştirinin düşünsel ölçüsü bilinmiyor daha. İyi de bunun bulunacağı beklenir mi? Çünkü sanat sürekli değişiyor, dahice her yapıt artık kavramına göre az ya da çok yeni bir kişiliği açığa seriyor ve doğal olarak da az ya da çok  yeni bir biçim içinde. Demek ki eski yasaların kullanılması yeni kişiliği anlamayı engelleyecektir eğer pek genel olmayan ve böylece de çok az şey söyleyen yasalar olsaydı (örneğin her yapıt belli bir düşünsel birim olsa). “Nesnel” eleştiri ise eldeki kurallara dayanarak yargılıyor, demek ki tutucudur yani  karşısındaki özgün yapıtı anlamaması gerekir. Böylesini yalnızca hazır kuralları unutabilen ve yapıtı önyargısız sezebilen eleştirmen anlayabilir ve kabul edebilir. Sonsuz geçerliği olan bir estetik yasa kitabını yaratma olanağı, olsa olsa ancak sanat tarihi sona erdiği ve özgün yapıtların doğması artık hesaba katılmadığı zaman ortaya çıkacaktır. O zamana değin yeni yapıtları eldeki estetikle ölçemeyiz, tersine eleştirinin yeni yapıtlara uyması gerekir. Eleştirmen Pal Gyulai için kutsal olan, Ozan Endre Ady için artık değildir. Doğal olarak zamanda ve mekanda en çok sınırlandırılmış olan birkaç politik istemdir. Bu yüzden de özellikle bunların kullanımında ince eleyip sık dokumak gerekir.

Şu gün için estetik kuramlar tarihini gözden geçirecek olursak bu bilim, saygınlığını yitirecektir çünkü yanılgılar tarihi olduğunu görürüz. Şunu da görürüz ki “bilimsel” eleştirmenler, içgüdülerini temel alan eleştirmenlerden daha çok ve daha büyük yanılgılara düşmüşlerdir; diyebiliriz ki bir eleşirmen, kuramını izlediği ölçüde yanılmıştır. Gerçekten de her eleştiri, bilimsel olmak istediği ölçüde dogmatik ya da kılı kırk yararcasına okulcu oldu; her iki durum de ruhsuz.

Peki bu yasaları tanımamız bir işe yarar mı acaba? Çünkü en yerinde ilkelerin bile doğru kullanılmadığında hiçbir değeri yoktur; ilkenin sanatta kullanımı ise kendine özgü bir duyarlılık yardımıyla olabilir. Örneğin yaşanmış şiirin, tablonun ya da melodinin sanatlı olduğunu bilmem boşunadır; tartışılan yapıtın, yaşanmış olup olmadığını salt duyarlılığım belirleyebilir, dolayısıyla da öznelcilik yine de bir yana bırakılamaz. 

Kuramın, doğru değerlendirmeyi engelleyebileceğini bile söylemeye cesaret buluyorum. Engelleyebilir çünkü sanatlılığı birtakım belirli özellikler içinde görebileceğini sanır, bu özellikler ise doğal olarak aşırı değer verir ve ötekileri göz ardı eder. Doğru yargı ise eleştirmen, yapıtın tümünü herhangi bir özelliğe aşırı değer vermeksizin kavrarsa oluşur; buna da ancak tüm varlığımızı ona vermemiz olanak sağlar, yapıtın tümünün kuramcı tekyanlılık olmaksızın yaşanması. Heisenberg’den bu yana gözlemcinin kişiliğinin fiziksel gözlemi bile etkilediği bilinmektedir -öznelliğe seslenen sanatı kavramakta, öznelliğin bir kenara konması doğal olarak düşünülmesi daha güç bir olaydır. Ve buna şunu da ekleyebiliriz: Gözlemcinin varlığı bir yerde yanlış kaynağıdır ama öbür yerde değer yaratma gücü. 

Sorun yalnızca bilimsel estetiğin olmaması değildir; olsaydı iyi mi olurdu, o da kuşkulu. Vardır desek onu izlemenin, her türlü yanlışı önleyebileceği duygusunu uyandırırdı; demek ki eleştirmen ya kendine fazla güvenmeye başlardı ya da yanılmaktan gereğinden çok korkardı, böylece de içgüdüleri dumura uğrardı.

Yeni anlayışa göre eleştiri, yapıtın toplumsal gerçeği olduğu gibi yansıtıp yansıtmadığını inceliyorsa nesnel olabilir. Ama -bir sevi şiirinin ya da müzik yapıtının hiçbir gerçeklikle bağdaştırılmasının olanaksızlığı bir yana- her yazınsal yapıtın amacı toplumsal gerçeği yansıtmak mıdır acaba? Şunu da kabul etmiyorum: Toplumsal gerçeklerden yaratılmış görünümümüz, neden yapıtın güzelliğinden edindiğimiz izlenimden daha nesnel olsun? Aslında ön planda toplumsal ilişkilerin verilmesi romanlarda bile seyrek görülür. Savaş ve Barış’ta insanı saran; karakterlerin, duyguların doğru ve ince çizimidir. Baudelaire’in Yolculuk’unun son dörtlüklerinde de (O mort, vieux capitain…) toplum geri planda bile yer almaz, yine de şaşırtıcı ve özgün perspektifinin büyüsüyle sarar. 

Eleştiriyi bir bilim olarak işlemek isteyen, aslında hazırlamış olduğu insan ruhunu yargı bildirmekten ayırmak ve yerini araçla doldurmak ister. İyi ki eleştirmenin varlığına karşı çıkmıyorlar henüz. Daha doğrusu karşı çıkıyorlar çünkü öznelleştirmeye karşı çıkmak demek, eleştirmenin gereksiz olduğunu da söylemek demektir. Duyan insanın yerine ısı ölçer koymak istiyorlar ama sanatı ölçecek ısı ölçer yoktur, bunun için bir yerde terleyen, bir yerde üşüyen insana gerek vardır. Bilim dışardan, nesnel olarak tanır konusunu, eleştirmen yaşayarak ve onun içinde eriyip onunla kaynaşarak. Demek ki bilimsel eleştiri bir seraptır, tıpkı perpetuum moblile (sürekli devinen makine) gibi. 

Ama bütün bunlardan eleştirinin sanat olduğu sonucu çıkmaz. Onunla yalnızca dış gözlemin yanı sıra, yaşamanın temel alınışı bakımından akrabadır ve bir de kişiliğin kaçınılmaz hatta değerli bir rolü olması bakımından. Ama birbirlerinden ayrılırlar çünkü eleştirmen yaşantılarını içinde kavramadığı gibi ne doğal bilimlerin ne de sanatın vermediğini verir: Doğrulanmış değerlendirmeyi. Bilim ise değerlendirmez, sanat da yapmaz bunu kesinlikle. Eleştiri üçüncü tür bir işlemdir. Eleştirmenin akıllı olması gerekir, bilimsel olması değil. Ozan Attila Jozsef’in şiir için söylediği “Şiir mantıktır ama bilim değildir” sözü eleştirmen için de geçerlidir. Gerçi bir sanat yaratısını iyi yada kötü olduğunu bilmeksizin gerçekten tanıyamayız. Bir tablonun anlaşılmasında ışığın, işlemin bir parçası değil, vazgeçilmez bir ögesi olduğu gibidir değerlendirme. Eleştiri sanatı tam da değerlendirme edimiyle bütün öbür düşünsel etkinliklerden ayrılır, onu eleştiri yapan budur. (Kendisine koşu olan yazın tarihçiliğinden de bu yüzden ayrılır.) Eleştirmen ilk başta yadısr ya da propaganda yapar ve yazınsal yaşamı yönlendirmeye çalışır. Oysa geçmişe yön vermek artık olanaksızdır, bu nedenle yazın tarihçisi bir oldu bitti (fait accompli) karşısındadır ve yalnızca canlandırır, anlamayı sağlar. Eğer içinde çok belirgin bir biçimde sanatsal ve insansal ülkü yaşasaydı onu işinde engellerdi. Onun daha çok, geniş ve esnek bir anlama yeteneğine gereksinimi vardır. Eleştirmen ise her şeyi anlayacak olsaydı, belirli bir ülküsü olsaydı güvenilemeyen değerlendirmeler yapardı. Eleştiride ilk kez karşılaşmanın ve yargıya varma riskinin coşkusu titreşir, yazın tarihçisi ise uzun bir birlikte yaşayışın verdiği güvenle iyeliğine alır yapıtı. Aralarındaki ilişki aşağı yukarı gazeteci ile tarihçi arasındaki gibidir Eleştirmen, yazın gazetecisidir. Yazının yenilenme dönemlerinde tabii ki yazın tarihi anlayışı da yenilenmenin hizmetinde olacak, savaşın ateşi onu da yakalayacak ve geçmişi değerlendirecektir.

.

Kaynak: Çeviri, Dört Aylık Düşün ve Yazın Dergisi, Eylül 1979/1, sayfa: 61-64. .

.