Kitap Anlatır, Film Gösterir

16 Eylül 2023
Aysu Solmaz
Veteriner – Sinema Sever

Sinema, yedinci sanat olarak öbür sanat dallarından daha sonra ortaya çıkarak tüm sanat dallarını içinde barındırsa da kuşkusuz en güçlü bağını edebiyatla kurmuştur. Sinema ve edebiyatın etkileşimi, beraberinde yazınsal yapıtların sinemaya uyarlanmasını getirmiştir. 

Lumiere kardeşlerin 1895’te gerçekleştirdikleri film gösterimi, insanlar için ilk film izleme deneyimidir. Sinema tarihindeki ilk uyarlamayı George Melies, 1902’de dönemin iki popüler romanından (Jules Verne’nin yazdığı Aya Yolculuk ve H. G. Wells’in yazdığı Aydaki İlk İnsanlar) esinlenerek çekti. İlk film gösterimi ve ilk uyarlamanın tarihlerine baktığımızda sinemanın başından beri edebiyata ilgi gösterdiği görülebilir. Bunun en önemli nedeni her ikisinin de temelde bir öykü anlatması, aktaracak bir öyküye, olay örgüsüne gereksinim duymasıdır. Bu nedenle anlatım dilleri farklı da olsa iki sanat arasında kendiliğinden bir ilişki kurulmaktadır. Sinema yazınsal metinleri temel alıp görsel metne dönüştürür. Edebiyat, sinema için esin kaynağı olagelmiştir. 

Senorya, iki biçimde oluşturulabilir: özgün senorya ve daha önce yazılmış bir metni, senaryo biçimine dönüştürme (uyarlama). Roman filme evrilirken kimi noktalarda yazınsal metne bağlı kalınırken kimi noktalarda değişikliğe gidilebilir. Dolayısıyla da film, yazınsal yapıttan farklılaşabilir. Diğer yandan romanın aslına sadık kalan sinema örnekleri de vardır. En başarılı uyarlama biçimi, kuşkusuz  romanı sinema dilinde yeniden üretmektir. Romanı bir malzeme olmaktan çıkarıp sinema estetiğine göre yeniden yorumlamaktır. 

Ben hem kitap okumayı hem film izlemeyi seven bir insanın (bu metnin yazarının) penceresinden baktığımda uyarlamalar konusunda ne görüyor, ne bekliyorum? Birini öbürüne yeğleyemem ya da onları birbirinin yerine koyamam. Hem yazı dilini hem de sinematografik dili seviyorum. Filmi ve kitabı, iki ayrı yapıt olarak değerlendirmekten yanayım. Çok iyi bir roman kötü bir film olarak karşımıza çıkabilir. Kimi filmlerse uyarlandıkları romanları aşabilir.

Yahudi asıllı Polonyalı genç piyanist W. Szpilman’nın 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların saldırısından kaçarak kurtulmasını anlatan Piyanist (Yönetmen: Roman Polanski, 2002) filmi bende iz brakan filmlerden biridir.

Filmin 1946 yılında yayımlanan otobiyografik bir yapıttan uyarlandığını sonradan öğrendim. Kitabı okumadım.  Okumuş olsaydım düş gücüm bana nasıl bir W. Szpilman sunardı, bilmiyorum. O, her okurun zihninde farklı biçimlenebilir. Kitap anlatır, film gösterir. Sinema izleyicisinin okurun kafasındaki düş gücüne gereksinimi yoktur. Kitabı okusaydım kafamda nasıl bir piyanist canlanırdı, anlatılanları kafamda ne kadar somutlayabilirdim, düş gücüm buna ne kadar yeterdi, bilmiyorum. Filmde piyanist rolüyle karşıma çıkan Adrien Brody, o kadar başarılı bir oyun sergiliyordu ki onun Szpilman olduğundan kuşku duymadım. Filmin kullandığı görsel dille işaret ettikleri net bir biçimde karşımdaydı ve bu, çok etkileyiciydi. Yeterliydi, kitabını okuma isteği duymadım.  Piyanist’in sinema dilinde yeniden üretildiği kanısındayım.