El Âlem Ne Der Hapishanesi Kadınlar Koğuşu  

28 Ağustos 2023
AYGÜL AYDOĞDU

Çizim: Aygül Aydoğdu

Delirmek işten değil. Şimdi soyundum şurda. Şu acı yeşil boyalı dolabın önünde. Uzun siyah eteğimi üçe kırıp katladım, üstünde Naturel Gıda yazan siyah naylon poşete güzelce yerleştirdim. Yavruağzı penyemi kollarından birleştirip ikiye kırdım, siyah eteğimin üzerine koydum.  Dönerken giyeceğim, kırışmasınlar diye. İfrit olurum eteğin, bluzun kırışığına. Sonra hiç üşenmeden poşetin ağzını özenle düğümleyip acı yeşil boyalı dolabın gözüne yerleştirdim. Ama şimdi ara ki bulasın. Yer yarıldı içine girdi zıkkım.

Buraları paspaslayan genç bir kadın vardı. O görmüştür mutlaka. Kesin görmüştür. 

Yaşıma başıma bakmadan merdivenlerden uça uça inip paspas yapan kadını buluyorum. Nerde giyindim, nerde soyundum, neyi nereye koydum, ne arıyorum, öylece foş diye çabucak  anlatıyorum. Naturel poşetimi de ince ince tarif ediyorum, olur ya gözüne takılmıştır bir yerlerde. Ben  telaştan ateş almışım, o dünya yansa bir kalbur samanım yanmaz bakışlarını üzerimde gezdiriyor. Bana cevap vereceğine tutmamış helva gibi gevşek gevşek gülüyor, gamsız. “Ne telaş yaptın be abla, hazine mi var içinde?” Bak şimdi, sinir uçlarımı tıngırdatıyor. Evet, hazine var. Sana ne, herkesin hazinesi kendine. İlgisizliğine kızdığımdan açıklama yapasım gelmiyor. “Ne varsa var, söylesene gördün mü poşetimi?” Hayır anlamında başını sallıyor. Bizimkinin umurunda değil. Geçmiş aynanın karşısına, çıkmak için  hazırlanıyor. Benim gönlüm öküz ile danada, onun gönlü rastık ile kınada. El elin eşeğini nasıl ararsa işte…

Belediye zumba kursu açmış dediler, sadece kadınlar gidiyormuş. Müzikliymiş. Hem iki insan görür hem azıcık göbeği eritirim dedim. Gör bakalım şimdi iki insanı. Onlar da seni görsünler, versinler ağzının payını. Üstte askılı penye, altta dizaltı tayt, ayağında yirmilikler gibi spor ayakkabı. Yaşına başına bakmadan üstelik. 

Başıma geleceği nerden bileyim. Kadın kadınayız dedim, herkes benim gibi dedim, üstümü değiştirir çıkarım dedim. Ah be kadın, senin neyine zumba mumba. Kır dizini otur evinde.

Hopladık zıpladık, göbekten kalçadan güzelce ter akıttık. Müzik de cabası. Gel gelelim burnumdan geldi. Zumbaya gelirken giydiklerimi koyduğum poşet sırra kadem bastı. Her yeri alt üst ettim, aramadığım delik kalmadı. Kanatlanıp uçtu sanki. Herkes pıtır pıtır giyinip çıktı. Ben kaldım cıscıbıl. Al sana bir kaya nereye dayarsan daya.  

Yukarı çıkıp soyunduğumuz yeri tekrar tekrar aradım. Üstüme uyan bir şey bulurum diye kurcalamadık dolap bırakmadım. Yok, yok, yok. “Abla senden başka kimse kalmadı, haydi kapatıyorum salonu!”  Bizim gamsız paspasçı sesleniyor.  Üstüme uyacak bir şeyi var mı acaba? Şöyle kolu, boyu uzun.  Ama kadın değnek gibi, bana hiçbir şeyi olmaz. “Daha hava kararmadı ki.” diyorum, bi umut. “ Abla biz havaya değil, saate bakıyoruz.” diyor, sesi kızgın. Bu konuda haklı kadın şimdi, ne diyeyim? Günler de nasıl uzun. Güneş gökyüzünde yatıya kalıyor sanki, batmak bilmiyor.  Karanlık olsa bi derece de, tepemde ampul asılı gibi her yer ışıl ışıl  güpegündüz, şu kılıkta. Aklımı kaçırmak üzereyim. Çıkmış gibi yapsam, saklansam şu acı yeşil boyalı dolaba. Dolabın dikine boyu var. Orda ayakta uyurum. Sabah kimsecikler gelm… Ne diyorum ben Allah aşkına? Sen dikine dolapta uyursun da evdekiler yatakta uyur mu, sokağa dökülmez mi, akılsız!  

Çaresi yok, çıkıyorum kapıya. Güneş güneş değil ışıldak. Bu ayakkabıların rengi bu kadar cart mıydı? Şu penye de biraz uzun olsaydı bari, hiç olmazsa götü göbeği gizleseydi. Üst zaten açık, göğüs çatalı ortada. Penyenin askılarını omuzdan düğümleyip çatalı gizliyorum. Penye alttan iyice kısalıyor. Çekiştirip sündürmek işe yaramıyor. Olmuşa çare yok. Bismillah deyip sağ ayağımı atıyorum dışarı. Kafam omuzlarımın arasında gömülü. Gözlerim yerde. Ben kimseyi görmüyorum, kimse de beni görmesin. Ayaklarımı bilmem kaç beygir gücüne takıp yürüyorum. 

Ev uzak değil aslında, iki sokak ötede. Beş dakikaya evdeyim. Ha gayret! Açıkta kalan yerlerim terden parlıyor. Tayt üstüme yapışmış. Ipıslağım. 

Kafam yerde sağa sola bakmadan sopa gibi yürürken sağımdan tanıdık bir ses geliyor. Üç apartman çaprazımdaki Kahvaltıcı Metin’in sesi. “Kollar da peynir maşallah, süt peyniri süt!” Bana mı diyor o? Yok canım, değildir, bana değildir hatta hiç kimseye değildir. “Kollar diyorum ablam, tuzsuz peynir vallahi!” Kafayı kaz gibi uzatmış, nefesi yüzümde. Bal gibi de bana diyor işte. Bak bak, bir de ne efendi adam derlerdi onun için. Şeytan diyor al şu yerdeki taşı, yar kafasını ortadan ikiye. Yar da millet başına toplansın, rezilik boyunu aşsın. Çaresiz, ellerimi önde birleştiriyorum. Kollarımı nereye soksam, neyle örtsem bilemiyorum, omuzlarımın altına gizleyip patlak top gibi savrula savrula yürüyorum. Üç beş adım ya atıyorum ya atmıyorum bu kez solumdan biri omuz atıyor.  “Şiişt, sen bizim Suna’nın yengesi değil misin?” Görümcemin kaynanası. Ay, bu çehre züğürdü kadın ölmemiş miydi? Nerden çıktı şimdi? Cevap vermiyorum ama o susmuyor. “Bu halin ne kız, göt göbek meydanda?”  Hadi göbeği içine çekeyim de öbürünü ne yapayım, nereye çekeyim? Erkek olsan, yiğidin malı meydanda olur der hafiften gurur bile duyarsın da kadın olunca olmuyor işte. Duymamış gibi yapıp kafamı arkaya çeviriyorum. Bu sefer de manav Hüsnü takılıyor gözüme, koca elleriyle Diyarbakır karpuzu patpatlıyor. Yok, vallahi alınganlık etmiyorum, adam gözlerini belertmiş kalçalarıma bakıyor iştahlı iştahlı. Yerin dibine geçiyorum.  Ben görmezden geliyorum ama geçit töreni paşası gibi herkes bana bakıyor.  

Koşsam her yanım lımbır lımbır sallanıyor, koşmasam gözler üzerimde. İki arada bir derede yürürken bir cıkcık çalınıyor kulağıma. Kafam istemsizce sesin geldiği yöne dönüyor. Bizim sokağın başındaki Kem Göz Hatice. Çakır gözlerini ayırmış, ikinci katın penceresinden bana cıkcıklanıyor. 

Oramı buramı boşverip koşmaya başlıyorum. Ayaklarım ağırlaşmış, pelteye dönmüşüm ama sonunda kendimi bizim apartmanın kapısına atıyorum. Kapının önünde zemin kattaki Fatma’yla karşı komşum Dilber ayaküstü sohbet ediyorlar. Rahatlıyorum. Ama beni görünce onların yüzü asılıyor.

Dilber sert sert soruyor: “Kız senin yaşın kaç?” Sanki bilmiyor.

“Kırk beş.” 

“Yaşından başından utanmıyor musun, bu kılık kıyafetin ne?” 

Pancara dönüyorum, erkeği ayrı kadını ayrı utandırıyor. “Zumbadaydım” diyorum “Naturel poşetimi kaybettim.” Bir an önce eve girip kendimi odalara kilitlemek istiyorum. Dolup taştım artık.

Fatma’yla Dilber’in arasından geçip kapıya hamle yaptığım sırada utançtan alı al moru mor olmuş yüzümü mavi bir ışık yalıyor. Geçen akşam mahallede kavga çıkmıştı, bu yüzden polis saat başı devriye geziyor. Dilber aniden beni itip elini kolunu sallaya sallaya polis arabasının önüne atıyor kendini, ”Bu ahlaksız kadını tutuklayın memur bey!” diye bağırıyor. İpin ucu iyice kaçıyor artık. İki polis sorgusuz sualsiz kollarımdan tutup  arabaya atıyorlar beni. 

Arkada iki polisin arasında sıkışmış oturuyorum. Ben suç işlemedim, kimseye bir şey yapmadım diye ağlıyorum, tepiniyorum ama nafile.  Polisler dut yemiş bülbül. Bir süre gidiyoruz. Sonra araba soğuk yüzlü, eski  bir binanın önünde duruyor.  Binanın alnında kocaman bir tabela: El Alem Ne Der Hapishanesi Kadınlar Koğuşu.   

Arabadan iniyoruz. Polisler koluma giriyor. “Suçum nedir memur bey, neden buraya getirdiniz beni?” diye ağlamaklı soruyorum 

 “Sen bilirsin suçunu.” diyorlar. Beni demir parmaklıklardan içeri itiyorlar. İçerisi kadın dolu. Tanıdık, tanımadık  bir sürü kadın. Bizim apartman, yanındaki, onun yanındaki, bütün mahalle hatta uzaktaki akrabalar. Kem Gözlü Hatice bile burda. Herkesin keyfi yerinde görünüyor ama. Çok şaşırtıcı. Sanki hapiste değiller. Gıdır gıdır kendi aralarında çene çalıyorlar. Epey ötedeki iki kadına ilişiyor gözüm, Dilber’le Fatma sanki.

Başını dallı güllü örtüsüyle sımsıkı bağlamış, benim yaşlarımda bir kadın yaklaşıyor yanıma    “El âlem ne der hapishanesi kadınlar koğuşuna hoş geldin kardeş, Allah kurtarsın.” diyor. Sağ ol, niyetine başımı salıyorum. “Erkekler koğuşu da mı var?” diye soruyorum kadına nedense. Varmış ama kadınlarınki kadar kalabalık değilmiş. Kadınlar daha mı çok suç işliyor acaba? Demek ki öyle.

İnsanın başına ne geleceği belli olmuyor işte. Zumba uğruna durduk yere hapishaneye düştüm. Başıma gelenleri düşünürken uzaktan görümcem Suna’yı görüyorum. Soluğu yanında alıyorum, sarılıyoruz. “Senin suçun ne, niye düştün buraya?” diyorum. Bilmiş bilmiş gülüyor. “Cinsiyetinin belirdiği gün düşersin buraya yengeciğim, kadınsın işte bundan büyük suç olur mu? Üstelik  suyu yavaş yavaş ısıtıldığı için piştiğini anlayamayan kurbağa gibi ne tutukluluğumuzun ne yitirdiğimiz özgürlüğümüzün ayırdındayız.” O ne demek şimdi? Aklım çatallanıyor. Böyle konuşmayı kimden öğrenmiş bu? Ay, bunları düşünecek durumda değilim şu anda, kimden öğrenmişse öğrenmiş. Görümcemin arkasında saçlarını topuz yapmış  cübbesiyle oturan genç bir yargıç görüyorum.  Gökte ararken yerde bulmuş gibi koşup kadının ayaklarına kapanıyorum. “Ne kadar yatarım sayın yargıç?” diyorum kaygıyla. Sesi, mü-eb-bet-bet-bet…diye yankılanıyor kulaklarımda.

“Ne? Bir tayt için müebbet mi?” Son düşüncem, sadece ben mi delirdim yoksa hep birlikte mi delirdik oluyor. Şak diye düşüp bayılıyorum.

Derinden gelen horlamayla açıyorum gözlerimi.  Üstüm başım su gibi. Yanımda benim adam. Rüya mıymış? Hayır, kabus olmalı kabus.  

Yatakta doğrulur doğrulmaz karşımda Naturel Gıda poşeti. Ayakucumuzdaki koltuğun minderine yayılmış bana bakıyor. İçinde zumba yaparken giymeyi düşündüğüm dizaltı tayt, askılı penye, burdan bile görünüyor. Yanında zumbaya giderken giyeceklerim; uzun siyah eteğimi üçe kırıp katlamışım, uzun kollarından birleştirdiğim yavruağzı penyemi ikiye kırıp üzerine koymuşum.  

Bugün zumbada ilk günüm olacak. Daha başlamadan kötü rüyasını gördüm ama  olsun, dönüş yok. Perdeyi açıyorum. Güneş çoktan doğmuş. Üç apartman çaprazımızdaki Kahvaltıcı Metin dükkanının kepengini kaldırıyor. Göz ucuyla görüyorum, huylanıyorum. Yok, yok efendi adamdır o. Öyle dememiştir, demez.

Kocamı işe uğurladıktan sonra zumba kıyafetlerini içime, uzun eteğimle penyemi üstüne giyiyorum. Çıkardıklarımı koymak için yeni bir poşet hazırlıyorum, Çağdaş Giyim yazılı. Naturel Gıda’ya da yedekleri koyuyorum. Ne olur ne olmaz, ya rüyam gerçek olursa. 

Aygül Aydoğdu’nun Diğer Öyküleri
Vardık Kebap Kokusuna Gördük Eşek Dağlıyorlar