“Bir Küçük Bulut”ta Köyden Kente Göçmek İstemeyen Hıdır Dede

1 Temmuz 2026
AYSU SOL

Cemal Şan’ın senaryosunu yazdığı,
Faruk Turgut’un yönettiği 1990 yapımı
Bir Küçük Bulut, 
1980’li yıllarda öne geçen
toplumcu sinemanın
başarılı örneklerinden biridir.  

Anadolu’dan İstanbul’a göç, 1950’li yıllarda başlar. Tarımda makineleşmenin artması, kırsal kesimdeki iş olanaklarının daralması, kentlerdeki sanayi yatırımlarının iş gücünü çekmesi bu süreci hızlandırır. 1970 ve 1980’li yıllarda göç dalgası çığ gibi büyür. Gecekondulaşma hız kazanır, İstanbul’un içinde köyler oluşur. Bu durumu Bir Küçük Bulut’ta “bizim çektiğimiz çekmesin, okuyup büyük adam olsun denilerek uğruna köyden kente göçülen çocuk” Seyit Ali şöyle dile getirir: “Yeni taşındığımız bu yer aynı köy gibiydi. Yalınayak çocuklar, çeşme başında kuyruk bekleyen kadınlar, toprak yol…” Her şey baba Saycan’ın yanına babası Hıdır’ı, karısını ve oğlu Seyit Ali’yi alarak göç ettiği köye benzemektedir.

İstanbul; köyden göç eden insanları hiçbir zaman kolaylıkla bağrına basmadı, basmayacaktır.  Ailenin en yaşlı üyesi, Saycan’ın babası, Seyit Ali’nin dedesi Hıdır; bu göçten en çok etkilenen kişi olur. Hıdır karakterini canlandıran Osman Alyanak, bu son filminde (1991 yılında yaşamını yitirir.) içtenlikle oynar, adeta rol yapmaz, yaşar. Filmin Osman Alyanak ve Tarık Akan üzerinden ilerlediği seyircinin gözünden kaçmayacaktır.  

“Götürme beni oralara dedim.” 

Seyirci, Hıdır dede ile ilk kez bir tren kompartımanda karşılaşır. Peynir, üzüm ve ekmekten oluşan menünün çevresine toplanan dört kişilik bir aile…   Dede, tuvalete gitmek için trenin durmasını beklerken altına kaçırmıştır.

Oğlu Saycan, Hıdır dedeyi tuvalete götürür. Dedenin yaşamını tek başına sürdürmekte zorlanacağı/sürdüremeyeceği ilk sahneyle dile gelir. İstanbul’a bir gece vakti vardıklarında Saycan, sırtında yatak yorgan dengi ve elinde tahta bir bavulla en öndedir. Onu oğlu ve elinde bohçasıyla karısı izler. Hıdır dede ise görünmez. Onu çıplak mankenlerin yer aldığı bir vitrinin önünde bulurlar. Bu, onun anlayabileceği bir görüntü değildir. 

Yolun sona erdiği gecekonduda Hıdır dedenin kardeşi Ali’nin oğlu Hasan ve karısı onları karşılar. Hıdır dedenin aklının bir gidip bir geldiğini onun Hasan’ı tanımamasından anlarız. Karşılığını hiç bulamasa da sık sık yineleyeceği isyanını dile getirir: “Götürme beni oralara dedim. Ben oralarda yapamam. Günahım boynuma dedi, aldı getirdi. Rezillik…” Bu duygu ve düşünceler film boyunca Hıdır dedeyi sürekli rahatsız edecektir.

İstanbul’daki ilk günün sabahındamuhallebicideki işine gitmek üzere evden ayrılan oğlu Saycan’ın onu bırakıp nereye gittiğini anlayamayan Hıdır dede “Bana akşam gelirken akide şekeri getir,” der.  Saycan, akşam eve oğlunu okula yazdırmanın heyecanıyla döner. Ona okul çantası, beslenme çantası ve önlük almıştır. Babasının “Şekerim nerede?” sorunu duymaz bile. Seyirci, film boyunca güçlenecek bir duyguyu ilk kez hisseder: Hıdır dede, oğluna ve gelinine yüktür. Henüz yaşıyor da olsa o, yaşam öyküsünü tamamlamıştır. O, geçmiştir. 

Yaşını başını almış adamın yerinde artık sanki küçük bir çocuk vardır. Aciz ve bakıma muhtaç… Bunu gelininin onu yıkadığı sahnede de bir kez daha görürüz. Köpüklü başına tasla su döken gelinine boş yere çıkışır: “Vay, benim halime vay! (…) Yeter gelin, gözüme sabun kaçtı, su dök de gözümü açayım. Başımın belası mısın, nesin? Defol!” Onun bildiği dünyada kadının sözü geçmez. İstanbul’da durum farklı mıdır? “Avradan lafı mı geçer bu İstanbul’da?” Koca Hıdır, bu hallere düşecek adam mıdır? Onun ne işi vardır İstanbul’da? Onu buraya niye getirmişlerdir? Yanıtsız kalan sorularına köyüne duyduğu özlem de karışır: “Köyde böyle miydik? İnerek dereye cıbıl cıbıl yıkanır, sonra buz gibi olmuş karpuzu keser, şapur şupur yerdik.” Bildiği hayatı köyünde bırakan yaşlı bir adam için İstanbul’a “ne boktan” geldikleri, anlaşılması zor bir durumdur. Köyünün de artık boşaldığı, köylünün kentlerde kendilerine yeni bir yaşam aradığı, onun yaşam sınırları dışında kalan bir gerçektir. Yalnızca Saycan değil, pek çok kişi okuyup büyük adam olacak çocuklarının geleceğini kentlerde aramaktadır. 

“Ey gidi Hıdır, hey! Sen köyde böyle miydin?” 

Hıdır dede, acıktığında, canı soğan istediğinde gecekondunun bahçesine çıkar, oradaki taze soğanları toplayıp koklar. Kayınpederini gözünün önünden ayırmak istemeyen gelin, onu evde bulamayınca telaşlanır. Hıdır dedenin isyanı aynıdır: “Ben dedim size, götürmeyin beni yabana.”  Sözü dinlenmemiştir. “Boynuz geçti kulağı, gayrı adam oldular ya!” Özlemi de aynıdır: “Ben şimdi köyde olaydım, gezerdim dağ bayır,  otların içinde yerdim yemeğimi. Şimdi börtü böcek kaynıyordur her yan. Ah köyüm!” Taze soğanları koparmak için eğildiğinde pantolonunun diz kapakları toz toprak olmuştur. Bunu gören gecekondunun onların konukluklarından hiç hoşlanmayan hanımı, (Hasan’ın karısı) geline “Banyoya götür, götür de temizle!” diye çıkışır. Hızır dedenin karşı çıkışları yine işe yaramaz: “Gelin gözünü seveyim, yıkama beni. Sırtıma sürte sürte derimi çürüttün.” 

“Kardeş, geçimim bozuldu. Ufacık yer, rahat edemiyoruz.”

Eşinin yakınmalarına daha fazla katlanamayan Hasan, amca oğlu Saycan’dan gitmelerini isteyince aileye bu kez başka bir akrabanın yanına sığınmak düşer. Saycan’ın düşlerinde İstanbul’da bir ev sahibi olmak vardır. “İstanbul’da bir evin oldu mu, gerisine karışma. Gerisi kendiliğinden gelir.” Bu amaçla para biriktirmeye başlar. 

Vapurla İstanbul’un bir yakasından öbürüne geçerken Saycan’ın oğluna Topkapı Sarayı’nı göstermesi Hıdır dedenin anılarını canlandırır. I. Dünya Savaşı’nda Hicaz Yemen cephesinde savaşan Hıdır dede, İngiliz başkumandanının da böyle bir sarayı olduğunu anımsar. “Hücum ettik, giremedik. Gittim kumandana dedim ki salın beni gideyim, sarayı alayım. Yooo, olmaz Hıdır!” Hıdır dede anlatır ancak onu dinlemek isteyen yoktur. Saycan, babasının konuşmasını keser. Genç asker Hıdır’ın kumandana yalvarıp yakarmalarının, sarayı bir saat sonra ele geçirmelerinin artık bir değeri yok mudur? Yemen cephesinde destansı bir direniş gösteren askerlerin yaşadıkları anımsanmaya bile değmez mi? İstanbul’da var olmaya çalışan, ailesini geçindirme derdine düşen Saycan’ın yüzü geçmişe değil, geleceğe dönüktür. Onların çektiklerini oğlu Seyit Ali’nin çekmemesi için bugününü kurma çabasındadır. Onun da başı kalabalıktır.  

“Şahin gibiydin sen!”

Hıdır dedenin köy özlemi at arabasıyla kavun karpuz satan adamın sesiyle yeniden depreşir. Kendini köyde sanır, evden sokağa fırlar, kendi doru atına benzettiği atın boynuna sarılır, kimsenin onu dinlemediği İstanbul’da atla konuşmaya başlar: “Sen bilirsin bizin oraların yaylalarını. Şimdi boyum kadar  otlar sarmıştır  her yanı. Arılar nah bu kadar.” Satıcı rahatsız olur: “Deli misin emmi? Çek git başımdan. İşimiz gücümüz var.” Hıdır dede, deli değildir ama yalnızdır. Arabacı sözünü geçiremeyince Hıdır dedeyi iterek attan uzaklaştırır, yoluna devam eder. Yaşlı adam, çaresiz, aciz gözlerle atın arkasından bakar. Pencereden olup bitene tanık olan gelini koşarak yanına gelir: “Eve gidelim.” Şahin gibi olduğu günleri anımsayan Hıdır dede öfkelenir. Doru atın karnına bir vurdu mu yaylanın kadınları kızları yolunu gözlerken şimdi “bir boklunun (gelininin) eline” düşmüştür. Ağzı yok, dili yok gelin; kayınpederinin aşağılamaları karşısında da sessiz kalacaktır. 

Akşam eve dönünce olanı biteni oğlundan öğrenen Saycan, babasına “Burası şehir baba, ne yapacaksın doru atı?” diye sorduğunda baba oğul arasında gelişen diyalog genç adamnın babasına tutmayacağı, belki tutmayı da hiç düşünmediği bir söz vermesiyle sonlanır. Babasının köydeki doru atı ölmüştür, Saycan babasına at alacaktır. Hıdır dede inanmakta zorluk çeker: “Doğru mu söylersin?” Saycan, “Vallahi alacağım,” der. Yaşlı adam, bunu gelinine de onaylatmak ister: “Gelin, doğru mu söyler bu?” “Doğru söyler baba.” Yaşlı adamın kuracağı bir düş vardır artık: “Bana at alırsan torunumu da sırtına alır, mektebe getirir götürüm.” Saycan da “Aslan babam!” diyerek onun düşünü onaylar. 

 “Hele şükür, hepiniz geldiniz!”

Gelini “Hava alıyorum diye çıktı, bir daha da gelmedi,” diye telaşlanırken Hıdır dede, gecenin karanlığında trafiğin aktığı bir caddede yürümektedir. Belleğinde cadde, köyünün yaylalarıyla yer değiştirmiştir. Karanlık çökünce güttüğü hayvanları ahıra götürdüğünü sanan yaşlı adam, kafasının içinde hayvanların melemeleri yankılanırken onlarla konuşur: “Hele şükür, hepiniz geldiniz. Beni burada yalnız komadınız aslanlarım!” Yalnızdır ve korkuyordur. “Hadi bakalım doğru ahıla. Sarıkız da geldi. Aslanım sarı kızım! Herkes geldi ama Çomarım nerede?”

Filmin en etkili sahnelerinden biri olan bu sahne, yaşlı adama bir arabanın çarpmasıyla sona erer. Saycan’ın ev almak için biriktirdiği paralar, babasının hastane masraflarına gidince ailenin payına kiralayacakları bir gecekondu düşecektir.  

“Baba, konuşsana! Kim verdi bu paraları?”

Hıdır dedenin tek bir pantolonu ve gömleği vardır. Gelini onları yıkadığında evde hapis kalmaktadır.  “Hey gidi koca Hıdır! Vay senin haline! Giyecek pantolonun, gömleğin yok!” Şehrin reisine gitmeyi, “Gömlek isterem, pantolon isterem, bir de avrat isterem,” diye sorunlarına çare aramayı diler. Ona bakan, gereksinimlerini karşılayan bir kadın (gelini) varken yaşlı adamın “Avrat isterem,” sözü, sözünün geçeceği bir insan arayışı olarak görülebilir. “Avrat”ın yalnızlığına çare olması da muhtemelen beklentileri arasındadır. 

Kendi kendine söylenerek yürüdüğü yolda, soluklanmak için yol kenarına oturur. “Kimsenin kimseye aldırdığı yok, boşuna konuşuyorsun. Allah yardımcın olsun Hıdır.” Gömleği ve pantolonunun dışında ona ait olan iki nesne daha vardır: bastonu ve şapkası. Şapkasını başından çıkarır, başını sıvazlar. O sırada önünden geçen bir adam, elinde tuttuğu şapkasının içine para atar. Sonrasında Hıdır dedeyi her sabah erkenden evden çıkıp akşam eve geç dönerken görürüz. Bu, torununun gözünden kaçmaz. Onun naylon bir torbanın içinde biriktirdiği paraları yastık kılıfına sakladığını görür, durumu babasına anlatır. Dedesi, gizli işler çeviriyordur. 

Hıdır dede, oğlunun paraları nereden aldığına ilişkin sorularını yanıtsız bırakır. Saycan’ın tutmadığı sözü karşısına çıkar. Babasına doru atı alırsa o da paraları kimden aldığını söyleyecektir. Oğlunun yanıtı “Sen bilirsin!” olur. “Doru atı alacağım,” diyemez. Ertesi sabah babasını izleyen Saycan, onun dilencilik yaptığını görür. Bu, çok zoruna gider. “Niye baba?” Yaşlı adamın istediği hepsi hepsi bir pantolonla gömlektir. Babasına bir pantolon ve gömlek daha alamayacak kadar yoksul olan Saycan’ın gururu öne geçer, onun biriktirdiği paraları gecekondunun çocuklarına dağıtır. Babasına “Bir daha böyle şeyler yapma, bize yakışmaz, ben sana para veririm,” dese de olayların akışı başka bir yöne doğru gidecek, Hıdır dede oğlunun niye kızdığını anlayamayacak, isyanı yine yanıtsız kalacaktır: “Ne olur oğul, beni köyüme götür, bu rezil yerden hoşlanmadım.” Oysa Saycan için öncelikli olan oğludur. Yaşam geçmişe değil, geleceğe doğru akmaktadır: “Çocuk okumalı, bizim çektiğimizi çekmemeli.” Köye dönmek ya da babasını artık kimsenin kalmadığı köye göndermek seçenekler arasında değildir. 

“Ah, bir genç olsaydım…”

Saycan’ın iş yerinden tanıdığı bulaşıkçı Mehmet’le arkadaşlığı, onu tutuklanmaya götürecek bir yola sokar. Polis tarafından siyasi nedenlerle aranan Mehmet’e yakın olanların da payına tutuklanmak düşecektir. Olanı biteni anlamakta zorlanan Hıdır dede, Mehmet’i aramak üzere bir gece vakti evi basan polislere “Ne oldu evlat, harp falan mı çıktı?” diye soracak, kendi dünyasında bildiği/olabilecek en kötü olayı dile getirecektir.  

Hıdır dede, birden ortadan kaybolan oğlunun yokluğunu kaldıramaz. “Saycanım olmayınca o lanet lokmalar ümüğümden geçmiyor!” O, “Buralar bize göre değil,” demiştir ancak sözünü dinletememiştir. Hepten sefil oldukları günlerde genç olsa çalışıp gelinine ve torununa bakacaktır ama… Bir gece gelinini ve torununu bırakıp göçer. Ardından gelini duvardaki çivilere asılı kasketini, bastonunu, ceketini (Ardında kalanlar yalnızca bunlardır.) alır. Ceketin ceplerini karıştırdığında bir muska bulur. Onu alıp oğlunun fanilasına iliştirir. Dedesinden Seyit Ali’ye kalan yalnızca bir muskadır. 

“Götürebilseydim cenazesini köye…”

Saycan eve döndüğünde babasının yattığı divanı boş bulur. Babasının “köy” deyip başka bir şey demediği aklına düşer. Oysa onun cenazesini bile köye götürecek maddi gücü yoktur. “Dert olacak içime, dert!”

Değişenler ve Değişmeyenler ya da Değişmesi Gerekenler

Köyden kente göçün sonuçlarına katlanmak zorunda kaldığımız bugünlerde“Neler değişti ya da değişmedi? Değişmesi gerekenler nelerdir?” soruların yanıtlarını izleyicilere bırakarak yaşlandıkça zorlaşan bir yaşamın içinde Hıdır dedelerin yanında olmamızı diliyorum. Hayat zordur. Yaşlılar için daha da zor olmaması, önceliklerimiz arasında yer almalıdır. 

Bir dönem köylerden kentlere yönelen göç, günümüzde kentlerden yurt dışına (özellikle gençler arasında) hız kazanmışken külahımızı önümüze koyup düşünmemiz gereken başka bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu da anımsamakta yarar var. Unutulmamalıdır ki ister yurt içinde kalsın ister yurt dışına taşsın, “göç” her zaman birçok sorunu beraberinde getirmiştir/getirecektir.

.